Poetaica, şiir ve poetika üzerine düşünmeyi kendi akışı içinde açımlayan bir yazı alanı olarak genişliyor.
Enis Batur’un Işık’ı
AI Writer: ChatGPT AI Director & Editor: H.A.
Işık kitabında Batur, şiiri bir ışık yumağı olarak tahayyül eder. Her şiir, hem kendine ait parıltıları hem de başka şiirlerden, dış dünyadan gelen yansımaları bir arada taşır. Bu kavramsal çerçeve, Batur’un şiire bakışının temellerini oluşturur: Şiir ne tamamen özerk bir kapalı kutudur, ne de bütünüyle dış referanslara bağımlı bir metindir. Şiir, iç ve dış ışık kaynaklarının etkileşimiyle anlamlanan, hem geleneğin kolektif ışığına hem de şairin bireysel dehasının ışığına sahip yaşayan bir yapıt olarak görülür.
Giriş: Enis Batur ve Işık’a Genel Bakış
Enis Batur, şiir üzerine söz almayı da şiirin kendisi kadar ciddiye alan şair yazarlardandır. 2013 yılında Noktürn Yayınları’ndan yayımlanan Işık adlı deneme kitabı, Batur’un şiir sanatı üzerine kaleme aldığı kapsamlı bir iç gözlem ve eleştirel düşünce metni olarak okunabilir. Bu eser, adından da anlaşılabileceği gibi, “ışık” metaforu etrafında Batur’un şiire bakışını kavramsal, poetik ve felsefi boyutlarıyla irdelemektedir. Işık; şiirin nasıl okunup anlaşılması gerektiğinden, şiirsel imge ve metaforların işlevine; şairin yaratım sürecinden, şiir geleneğinin bireysel şiirlerdeki izine kadar pek çok konuyu ele alır.
Bu kapsamlı inceleme, Işık merkezinde Enis Batur’un şiir anlayışını derinlemesine değerlendirecektir. Batur’un kullandığı imgeler ve semboller, özellikle ışık metaforu, metin boyunca sorduğu şiire dair sorular, şiir okurunun rolü ve kavrayışı gibi temalar ayrıntılı biçimde analiz edilecektir. Eleştirel inceleme, hem edebi açıdan Batur’un poetikasını çözümlemeyi hem de felsefi düzlemde onun şiir üzerine düşüncelerini tartışmayı amaçlamaktadır. Gerektiğinde metinden alıntılarla desteklenerek, Batur’un Işık’ta ortaya koyduğu şiir perspektifi yapılandırılmış bir şekilde ortaya konacaktır.
Işık Metaforu ve Şiirin Kaynakları
Enis Batur’un Işık eserinde en belirgin kavramsal çerçeve, ışık metaforudur. Batur, şiiri “ışık” ile özdeşleştirerek her şiirin kendi aydınlığıyla var olduğunu ileri sürer. Ona göre yazılmış her şiir, tamamen “karanlık” olamaz; “Yazılmış her şiir ışığıyla birliktedir: Ya içinden gelir aydınlığı ya dışından”[1]. Burada “iç ışık”, şiirin özünden, kendi içsel dünyasından doğan aydınlığı; “dış ışık” ise şiirin dışarıdan aldığı, başka kaynaklardan gelen aydınlığı temsil eder. Batur, çoğu şiirin hem iç hem dış ışık kaynaklarına sahip olduğunu belirtir[2]. Bu tespit, şiirin anlam ve ilham kaynaklarının hem şairin kendi zihinsel/ruhsal ışığından, hem de gelenek, kültür ve diğer sanat yapıtlarından gelen ışınlardan beslendiğini vurgular.
Batur, ışık metaforunu somutlaştırmak için Georges Braque’ın bir anekdotunu kullanır. Ünlü ressam Braque’a sorulan “Resmin ışığı nereden geliyor?” sorusuna Braque’ın verdiği cevap Batur için şiiri anlamada anahtar bir benzetmedir. Braque, kendi tablosunun ışığının başka bir tablosundan geldiğini söyler[3]. Batur bu anekdotu şiire uyarlayarak, bir şiirin ışığının da başka şiirlerden gelebileceğini imâ eder. Gerçekten de Batur, “Her şiirin arkasında, onu öncelemiş şiirler vardır” derken[4], şiirsel yaratımın sürekliliğini ve şiirin geçmiş şiirlerin birikmiş ışığıyla aydınlandığını vurgular. Şairin okuduğu tüm şiirlerden oluşan bir “toplam ışık” birikimi, yeni şiirin dış ışığı olarak esere sızar[4]. Bu dış ışık bazen bilinçli alıntılar, göndermeler yahut etkileşimler yoluyla açıkça belirir; bazen de şair farkında olmasa bile dizelerine siner. Batur’a göre şair her dış ışığın kaynağını bilmek zorunda değildir; hatta “şairin göremediğini okurun gördüğüne” sıkça rastlanır[5]. Yani, bir şiirdeki dış etkiyi, esin kaynağını okur yakalayabilir; şiirin ışığındaki bir renk tonunun örneğin Gongora’dan, Karacaoğlan’dan veya Rilke’den geldiğini okur sezinleyebilir[4].
Işığın şiirdeki konumuna dair Batur, şiiri bir yapı olarak ele alır. Şiiri mimari bir küp gibi düşünmemizi önerir: Eğer bu şiir yapısı bütünüyle kapalıysa, hiçbir “pencere”si ya da “kapı”sı yoksa dışardan ışık almaz; okurun karşısında kendi içine kapalı bir yapı durur[6]. Ancak çoğu şiir bütünüyle kapalı değildir; mutlaka dışarıdan aldığı bir ışık sızıntısı vardır. Şiirin dış dünya ile, diğer metinlerle veya gerçeklikle kurduğu ilişki, işte bu “pencerelerden” sızan ışıkla sağlanır. Batur burada Kâbe’nin bin kapısı ve zarın (oyun zarı) 21 penceresi olduğu metaforunu kullanır; şiirin kapıları, pencereleri varsa ışığın bir “dışarlılıktan” geldiğini biliriz[7]. Öte yandan, şiirin kendi iç ışığı da vardır: Şiirin içinde doğan, yayılan ve bazen şiirin dışına da yansıyabilen bir özel ışık[8]. Bu içsel ışık, şiire özgü imgelerden, dilin kendisinden ve şairin yaratıcı özünden kaynaklanır ve “gözlerimizi en çok o kamaştırır”[8] – yani okuru esas etkileyen, şiirin asıl parıltısı bu içeriden gelen ışıktır.
Batur’un ışık metaforunu ayrıntılandırması, şiirin çok katmanlı aydınlanma kaynaklarını düşündürür. Şiirin içinde açıkça belirtilen ışık motifleri de bu bağlamda önem kazanır. Batur daha önce Modernlerin Gecesi adlı kitabında şiirdeki doğal ve yapay ışık kaynakları üzerinde uzun uzun durduğunu hatırlatır[9]. Şiirde bahsi geçen gün ışığı, ay ışığı, mum ışığı, lamba ışığı gibi unsurlar, okurun zihninde şiirin aydınlığını belirleyen işaretlerdir. Batur okura sorar: “Nerededir güneş, ay? Şiirin içinde mi dururlar, dışarıdan mı bakarlar?”[10]. Yani, şiirde adı geçen güneş veya ay gibi imajlar, şiirin iç evreninin parçası mıdır, yoksa dış bir gerçeklikten mi şiire sızmaktadır? Eğer şiirde güneş veya ay doğrudan anılmıyorsa, gerçekten orada yoklar mıdır? Peki ya şiirde geçen bir lamba ışığı – bu ışık şiirin örüldüğü odada mı yer alır, yoksa mekân dışı, geçmiş bir zamandan gelen bir ışık mıdır? Bu sorularla Batur, şiirdeki ışığın hem mekânsal hem zamansal boyutuna dikkat çeker: “Demek, ışığın bir de zamanı var”[11]. Şiirin aydınlığı, sadece nereden geldiğine göre değil, ne zaman parladığına göre de değişebilir; geçmişten sızan bir ışık ile şimdiki zamana ait bir ışık, şiirin anlam dokusunda farklı izler bırakır.
Batur, tüm bu metaforik anlatımların sonunda önemli bir noktaya işaret eder: “Şiirin ışığı, kaynağını her vakit mimlemez”[12]. Yani şiirdeki aydınlık her zaman kaynağını ele vermeyebilir. Kimi zaman bir kelimenin rengi, bir fiil çekiminin tonu ya da hatta bilinçli bir suskunluk bile şiirin ışık merkezi olabilir[12]. Okur fark etmese bile, şiirin derinlerindeki ışık orada durur ve şiiri görünür kılar. Mesela Batur’un verdiği çarpıcı örneklerden biri, şairin sorusudur: “Güller geceleyin de kırmızı mıdır?”[12]. Bu soru, şiirdeki renk imgesinin (kırmızı gül) ışığının sorgulanmasıdır: Gece karanlığında gül kırmızılığını kaybeder, gözle görülmez olur; fakat şiirin dünyasında belki de gülün kırmızısı, karanlıkta dahi bir anlam ışığı yaymaktadır. Batur bu örnekle, şiirin ima ettiği gerçekliğin gündelik fiziksel gerçeklikten farklı olabileceğini, şiirin karanlıkta bile kendi hakikatini (renklerini, imgelerini) koruduğunu belirtir.
Özetle, Işık kitabında Batur, şiiri bir ışık yumağı olarak tahayyül eder. Her şiir, hem kendine ait parıltıları hem de başka şiirlerden, dış dünyadan gelen yansımaları bir arada taşır. Bu kavramsal çerçeve, Batur’un şiire bakışının temellerini oluşturur: Şiir ne tamamen özerk bir kapalı kutudur, ne de bütünüyle dış referanslara bağımlı bir metindir. Şiir, iç ve dış ışık kaynaklarının etkileşimiyle anlamlanan, hem geleneğin kolektif ışığına hem de şairin bireysel dehasının ışığına sahip yaşayan bir yapıt olarak görülür.
Şiirsel İmgeler ve Semboller Dünyası
Enis Batur’un poetikasında imgeler ve semboller, düşünsel tezlerinin taşıyıcı kolonları gibidir. Işık boyunca, Batur’un şiire dair düşüncelerini somutlamak için kullandığı çeşitli imgeler ve benzetmeler dikkat çeker. Bunların başında, yukarıda değindiğimiz ışık ve karanlık ikiliği gelir. Batur, okurun “karanlık” olarak nitelediği şiirlerin aslında ışık kaynaklarının belirsiz olduğu şiirler olduğunu söyler. “Sizin şiiriniz çok karanlık” diyen bir okura verilebilecek cevabı Batur şu şekilde açıklar: Aslında “Büsbütün karanlık tek şiir, henüz yazılmamış olandır”, yazıya dökülen her şiir bir biçimde ışığını beraberinde getirir[13]. Bu ifade güçlü bir imge barındırır: Karanlık şiir = yazılmamış şiir. Yazıya geçmiş her dizenin bir ışığı, bir anlam kıvılcımı vardır; mesele bu ışığın kaynağını bulup bulmamaktır. Dolayısıyla bir şiiri “karanlık” bulan okur, aslında şiirin ışık kaynaklarını saptayamamış demektir[13]. Bu imge, Batur’un şiir anlayışında belirsizliğin bile bilinçli bir tercih olabileceğini, şiirin gizil ışığının keşfedilmeyi beklediğini imler.
Batur’un metninde belirgin bir diğer sembolik imge labirenttir. Her metnin, her kitabın bir labirent yapısı taşıdığını, okurun da bu labirentte yol aldığını dile getirir. Labirent imgesiyle, metnin merkezine ulaşmaktan ziyade metnin içinde yol almanın kendisi değer kazanır. “Labirentin merkezi değil ki hedef: Kendisi” diyen anlatıcı, metnin (şiirin) amacının tek bir nihai anlam noktası olmayabileceğini, okurun bu dolambaçlı yollarda gezinmesinin oyunun parçası olduğunu belirtir[14]. Batur, şiiri ve edebi metni bir oyun ve düzen olarak görür; labirent benzetmesi, okurun metin içinde kaybolma pahasına anlam arayışını sürdürmesini, her dönüşte yeni bir imge veya fikirle karşılaşmasını simgeler. Bu imge, postmodern edebiyatta da görülen “metin-labirent” anlayışını yansıtırken Batur’un kendi şiir serüvenine dair bir ipucu da verir: Onun metinleri, kolay tüketilebilir düz yolculuklar değil, keşif gerektiren dolambaçlı patikalardır.
Şiirde yapı kavramını açıklarken kullandığı küp imgesi de son derece anlamlıdır. Batur, şiirin bir mimari yapı gibi tasarlanıp kurulduğunu dile getirirken, okurun zihninde somut bir küp canlandırır[6]. Bu küp (şiir), Kâbe gibi bin kapılı olabilir ya da bir oyun zarı gibi yirmi bir pencereli olabilir – veya tam tersi hiçbir deliği olmayan kapalı bir kutu da olabilir. Kâbe ve zar burada model olarak boşuna seçilmemiştir: Kâbe, kutsal ve gizemli yönüyle, içerisinde karanlık barındıran ama hacılar için ışık dolu bir anlam merkezi olan bir yapıyı simgeler; “bin kapısı” olması ise çoklu giriş imkânlarını, farklı yorum yollarını akla getirir. Zar ise oyun ve rastlantı unsurlarını taşıyan, her yüzünde farklı sayıda noktalar (21 toplam pencere) bulunan bir cisimdir – şiirin çok yönlülüğünü ve sayısız olasılık barındırışını temsil eder. Batur, bu küp imgesi üzerinden, şiirin hem yapılandırılmış bir düzen hem de dış etkilerle aydınlanan bir mekân olduğunu anlatmayı başarır. Okur, şiir denilen yapının dışarıdan nerelerden ışık aldığını fark etmek zorundadır: “Işık nereden, hangi dışarlılıktan geliyor onu öğrenmeliyiz önce”[7]. Bu ifade, şiir analizinin bir yönünü de tarif eder: Okur, şiire dışarıdan giren ışığın izini sürmelidir.
Metinde yer alan imgelerden biri de renk ve gece karşıtlığıyla ortaya çıkar. Az önce değindiğimiz “Güller geceleyin de kırmızı mıdır?” sorusu, şiirsel imgenin fiziksel şartlardan bağımsız bir hakikat taşıdığını düşündürür. Kırmızı gül imgesi, geleneksel olarak aşkı, canlılığı temsil eden bir figürdür; ancak gece olunca kırmızılığın görünmez oluşu, şiirde imgenin karanlıkta bile var olup olmadığı sorusunu doğurur. Batur burada okura meydan okuyarak, şiirin gerçekliğinin gündelik görme biçimlerimizi aştığını ima eder. Şiirin imgesel dünyasında, güller belki geceleyin de kırmızıdır – çünkü şiirin ışığı onları hala aydınlatmaktadır. Bu metafor, şiirin kendi gerçekliğini yarattığı ve okuyucunun da bu gerçekliği ancak şiirin mantığı içinde kavrayabileceği fikrini destekler.
Ayrıca, Batur’un metninde doğa, aşk, ölüm gibi büyük temaların birer şiirsel “izlek” olarak anılması, bunların şiirdeki imgesel düzeni kurmadaki rolüne işaret eder. Batur, bir şiir kurmak için gerekli görülen başlıca izleklere değinirken, Mallarmé’nin “şiir sözcüklerle yazılır” deyişine atıf yapar[15]. Bu noktada imgelerin değil, kelimelerin önceliğine vurgu vardır; ancak hemen ardından Mallarmé’nin bile bu prensibi uygularken yaşadığı kriz örnek gösterilir. Mallarmé, şiiri salt sözcük ustalığıyla yazma çabasının en uç deneyimini temsil eden bir şair olarak anılır. Onun yıllarca bitiremediği şiir projeleri (örneğin “Büyük Yapıt” olarak bilinen Le Livre projesi) Batur’un merceğinde birer “yapılamamış şiir” imgesi haline gelir[16][17]. Bu da şiirsel imge ve sembollerin ötesinde, şiirin bizzat kendisinin bir imkânsızlık imgesi olabileceğini düşündürür: Mallarmé’nin yarım kalan şiirleri, “yazılamamış şiir” kavramını somutlaştırır. Batur bu örnek üzerinden, şiirin özündeki gizem ve suskunluk motiflerine dikkat çeker. Gerçek bir şairin, sırf teknik maharetle şiir üretemeyeceğini, içsel tıkanma yaşadığında susmayı bile tercih edebileceğini, Mallarmé örneğiyle gösterir. Bu durum, Batur’un şiir anlayışında “kökü suskunlukta yatan şiir” imgesini gündeme getirir ki Hofmannsthal’ın Lord Chandos’a Mektup’unda da benzer bir imge vardır: Yazma yetisini yitiren şair imgesi.
Batur’un sıkça başvurduğu bir diğer sembolik karşıtlık, esin perisi (ilham) ve çalışma (emek) dikotomisi etrafında örülür. Şiir yazma eyleminin doğasını tartışırken kullandığı iki uç imge, esrime halindeki “lanetli şair” ve disiplinli “memur şair” imgeleridir. Bir yanda bohem, hayatın çarkına uyum sağlamayan, “her zaman her yerde şiir yazabilecek bir yaşama üslubu benimsemiş” marjinal şair imgesi vardır[18]. Bu klasik imge, toplum dışına düşmüş, yarı deli yarı derviş bir şair tipini akla getirir ve esin perisine teslim olmuş, ilham geldikçe yazan bir figürü sembolize eder. Diğer uçta ise 20. yüzyılda belirginleşen, diplomat, yönetici, doktor, yayıncı, akademisyen kimliklerine sahip şairler örneğiyle somutlaşan, toplumla entegre bir şair modeli durur[19][20]. Batur, Saint-John Perse, Eugenio Montale, Wallace Stevens, Paul Claudel, T.S. Eliot gibi isimleri sayarak, şiirin yüksek mesaiden, masa başı disiplininden de doğabileceğini belirtir[19][21]. Bu yeni şair imgesi, şiirin ortaya çıkışında “yetenek ve çalışma” kavramlarını öne çıkarırken, önceki romantik imge “esin ve peri”ye dayanıyordu[22]. Batur, bu iki uç arasında şiirin yaratılma dinamiklerini sorgularken, aslında kendi şiir serüvenindeki gerilimi de ima eder. Bu imgesel karşıtlık, şiirin kaynağının ilham mı yoksa emek mi olduğu sorusunu şiirsel bir semboller tartışmasına dönüştürür.
Şiire Dair Sorular ve Sorgulamalar
Enis Batur’un Işık eserinde yöntemi, çoğu zaman soru sormak, sorgulayıcı bir üslup benimsemektir. Metin, şiirin doğasını anlamak için peş peşe sorularla örülüdür. Batur, doğrudan doğruya okura ya da kendine sorular sorarak poetik düşünceyi tetikler. Bu sorular, bir yandan okuru düşünmeye sevk ederken, diğer yandan Batur’un şiirle ilgili tereddüt, merak ve kavrayışlarını açık eder.
Braque’ın resim anekdotundan yola çıkarak sorduğu temel soru, şiirdeki ışığın kaynağına dairdir: “Peki, ya bu resminizin ışığı nereden geliyor?” sorusunu şiire uyguladığımızda, her şiir için “Bu şiirin ışığı nereden geliyor?” diye sormamız gerekir[3]. Batur, bu soruyu şiir okurunun zihnine yerleştirir ve şiirin anlaşılması yolunda ilk adımın bu sorgulamadan geçtiğini ima eder. Gerçekten de yukarıda tartıştığımız gibi, şiirin ışığını keşfetmek, onun anlam damarını bulmakla eşdeğerdir.
Batur’un sorduğu sorular arasında en çarpıcı olanlardan biri, metnin finaline yakın yer alan şu sorudur: “Şiir okumak için lüks mü?”[23]. Bu soru, kelime oyunu ve çok anlamlılık barındırır. Metnin ilgili bölümü “Lux” başlığını taşımaktadır (Latince lux “ışık” demektir) ve lüks kelimesiyle sesdeşlik kurar. Batur, “şiir okumak lüks müdür?” sorusuyla, derin şiir okumanın modern dünyada az bulunan, belki de belirli bir ayrıcalık gerektiren bir eylem olup olmadığını sorgular gibidir. Şiir okuru, Batur’un tarif ettiği ölçütlerde (yoğunlaşarak, sabırla, fethetmeye çalışarak okuyan) bir okursa, böyle bir okuma eylemi günümüzde ne kadar sık rastlanan bir “konfor”? Belki de Batur burada gizliden gizliye şiire verilen değerin azalmasını, şiir okumanın gündelik hayatın hızında bir “lüks” haline gelmesini eleştirmektedir. Aynı zamanda bu soru, Işık metninin genelinde hissettirdiği o aristokratik şiir zevkine bir gönderme sayılabilir: Şiir, ortalama okur için fazlasıyla zahmetli ve lüks kaçan bir uğraş haline gelmiş olabilir.
Metin boyunca sıralanan sorular, bir bakıma Batur’un kendi kendisiyle ve okurla girdiği diyaloğun parçalarıdır. Örneğin, “Görmek, ille de görmek mi istiyorsunuz: Görebilecek kadar yaklaşmalısınız” cümlesi, örtük bir soru ve cevap barındırır[24]. Şiirin derin anlamını “görmek” isteyen okura seslenir: Yakından bakmadıkça, şiire gerçekten nüfuz etmedikçe o anlam ışığını göremezsiniz. Bu ifade, Işık’ın belki de en önemli sorunsalını özetler: Yaklaşmak. Şiire yaklaşmak, şiirin merkezine sokulmak, ışığına doğru ilerlemek… Batur, şiir karşısındaki mesafemizi sorgular ve bizi şiire yaklaştıracak tavrı benimsemeye çağırır.
Diğer taraftan, Batur’un sorguladığı konulardan biri de şiirin ne zaman ve nasıl yazıldığı sorunsalıdır. “Neden, ne zaman, nasıl şiir yazmaya başlanır?” sorusunu ortaya atarak, şiir yaratımının koşullarını masaya yatırır[25]. Bu soruya net bir reçeteyle cevap vermek yerine, az önce değinilen şair imgeleri arasındaki gerilimi çözümler. Bu tartışma da aslında Batur’un soru-yanıt diyalektiğinin bir uzantısıdır: İlhamın eseri mi, çalışmanın eseri mi? Bu, şiire dair kadim bir soru olup Batur’un metninde çeşitli örnekler ve karşılaştırmalarla incelenir. Sonuçta Batur, şiir yazmanın tek bir formülü olmadığını, ancak farklı uçların bir dengesi olabileceğini öne sürer. Soru sormak, Batur için bir yöntemdir; kesin cevaplar vermektense okurunu düşünsel bir yolculuğa çıkarır.
Enis Batur’un Işık’ta yaptığı belki de en önemli sorgulamalardan biri de şiirin susması meselesidir. “Şiirin gelmesi” konusunu tartışırken, şiirin gelmemesi haline, yani tıkanma ve suskunluk haline dair sorular sorar: Şiir neden gelmez? Şair neden yazamaz olur? Bu soruları açıkça sormasa da, Mallarmé ve Hofmannsthal gibi örneklerle bu konuya eğilmesi, zımnen bu soruları gündeme getirir. Batur, şiir yazamama durumunu da şiirin mahiyetine dair bir bilgi kaynağı olarak görür. Hofmannsthal’ın Lord Chandos’a Mektup’undaki genç şair figürü, “artık bildiği hiçbir dilde yazamaz hale gelmek” gibi bir trajediyle yüzleşir. Batur bu anlatıyı hatırlatarak şu sorunsalı ortaya atar: Bir şairi susturan şey nedir ve bu suskunluk şiirin doğası hakkında ne anlatır? Aslında Batur’un varmaya çalıştığı kavrayış, şiirin gizini anlamaya yöneliktir. Şairin ara sıra susması, şiirin dilinin tükendiği ya da gelen ilhamın kesildiği anlar, şiirin özüyle ilgili ipuçları taşır. Paul Valéry örneğini verir: Valéry de 1890’ların sonunda büyük bir sükût dönemine girip yıllarca şiir yazmamıştır[26]. Bu gerçek, Batur için şiirin yalnız coşkun bir yaratma değil, bazen bilinçli bir durarak anlama pratiği olduğunu düşündürür. Şiirin ne olduğuna dair sorular, bazen şiirin yokluğunda daha keskin biçimde sorulabilir.
Sonuç olarak, Işık metni Batur’un sorularla ilerleyen, cevap vermekten ziyade zihin açan bir deneme biçiminde kaleme alınmıştır. Okur, Batur’un sorduğu her soruda kendi okuma deneyimini de sorgular halde bulur kendini. Bu sorular, eleştirel bir zihinle şiire yaklaşmanın gerekliliğini hatırlatır ve Batur’un poetik düşüncesinin dinamik, dogmatik olmayan doğasını ortaya koyar.
Okur ve Şiir: Batur’un Okur Kavrayışı
Enis Batur’a göre şiir, ancak gerçek bir şiir okuru tarafından tam anlamıyla görünür kılınabilir. Işık’ta Batur, şiir okurunun nasıl biri olduğuna dair önemli tespitlerde bulunur ve okurun rolünü, şiirin anlaşılmasındaki payını vurgular. Ona göre “şiir okuru” demek, herkesi kapsayan bir terim değildir; aksine özel bir okur tipini ifade eder. Batur net bir şekilde belirtir: “Şiir okuru diyorsam, bir tek okur türünü şiir okuru saydığımı hemen belirtmeliyim: Şiirin gizilgücünü, ikide bir ona ve ona bağlı olası bütün bağlantılara dönerek sökmeye çalışan, içinden okuyan kişi.”[27]. Bu cümlede birkaç önemli vurgu var: Şiirin gizilgücünü (yani saklı potansiyelini) çözmeye çalışan, bunu da şiire defalarca dönerek yapan, şiiri “içinden” okuyan kişi gerçek şiir okurudur.
Batur’un tanımladığı ideal okur, şiiri yüzeysel bir etkinlik olarak tüketmez. Aksine, şiirle uzun soluklu bir ilişki kurar. “Uzun süre susar o. İlişkiyi zamana yayar. Ölçüm arayışlarından kaçmaz.”[28] diyerek, şiir okurunun sabrını ve zaman içinde derinleşen okuma pratiğini dile getirir. Şiiri okur okumaz hemen hüküm vermek yerine, onun üzerinde düşünmeyi, defalarca okumayı, şiirin çağrışımlarını ölçüp tartmayı önemser. Bu süreçte okur, şiirin ilk anda şaire ait olan her şeyini “usul usul kendine akıtır, aktarır, orada toplar”[29]. Batur’un bu benzetişi, şiir okurunu adeta şiirin ikinci bir yaratıcısı konumuna getirir. Şiir, bu yoğun okuma süreci sonunda “okurun olur”[29]. Yani iyi bir okur, şiiri özümseyerek kendi dünyasına katar; şiir artık sadece şairin malı olmaktan çıkar, okurun zihninde yeniden var olur.
Batur, şiir okurunun şiiri anlama sürecini bir fetih ve kuşatma metaforuyla anlatır. “Bir dizi işlem, edim, kuşatma stratejisini ve toplam fetih planını içeren bir dizi ana ve yan hareket ister bu” derken[30], şiiri anlamanın bir savaş stratejisi inceliği gerektirdiğini ima eder. Okur, bir kumandan gibi şiirin etrafında dolanmalı, onu kuşatmalı, farklı açılardan yaklaşmalı ve sonunda fethetmelidir. Aksi halde, Batur’un deyimiyle, “görülmez şiir: Görünmez” kalır[30]. Bu vurgu çok önemlidir: Eğer okur yeterince emek vermezse şiir görünmez olur, yani şiir kendini ele vermez. Burada Batur, şiirin ancak çabayla anlaşılan, zahmetli bir sanat olduğunu bir kez daha dile getirir. Onun şiir anlayışında, anlam okurun önüne gümüş tepsiyle sunulmaz; okurun onu kazanması gerekir.
Batur’un okur kavrayışında, şiirin zorluğunu dile getirmesi de dikkat çekicidir. Kimi okurların “şiir karanlık” eleştirisini, aslında onların şiire yeterince yaklaşmamış olmasına bağladığını görüyoruz[13]. Işık’ta Batur, bu durumu “mozo(metre) kullanmamak” metaforuyla açıklar[31]. Mozo ya da mezuro, ölçüm aletidir; şiir okuru genellikle şiiri ölçüp tartacak araçları kullanmaz, demeye getirir. Bu da vasat okurun, şiiri yüzeysel okuyup hemen “anlaşılmıyor” demesine işaret eder. Oysa şiir, Batur’un idealine göre, “ölçüm arayışlarından kaçmamak”la, yani şiiri didik didik incelemekle anlaşılır[28].
Batur ayrıca, okurun şiirde şairin bile fark etmediği noktaları keşfedebileceğini söylerken, okuru sadece pasif bir alıcı olmaktan çıkarır[5]. İyi okur, metindeki göndermeleri, etkileşimleri yakalayabilir; şiirin dış ışık kaynaklarını (esinleri, atıfları) haritalandırabilir. Bu yönüyle okur, şiirin aydınlatıcısı konumundadır. Şair bilinçli yapmamış olsa bile, okur “ışığın izlerini” sürerek şiirde yeni anlam katmanları ortaya çıkarır. Örneğin, Batur’un belirttiği gibi bir şiirin ışığında Gongora’dan, Karacaoğlan’dan veya Rilke’den gelen bir tutam ışık olabilir ve “şairin göremediğini okurun gör(e)bildiğine rastlanır”[5]. Bu, şiir sanatının interaktif yapısını göstermektedir: Şair yazar, fakat şiirin nihai biçimini okurun okuması tamamlar.
Enis Batur, şiir okurunu neredeyse ortak yazar mertebesine yükseltirken, aslında kendi metninin okuruna da bir çağrıda bulunur. Işık kitabı, dolaylı olarak, “Beni de böyle oku” demektedir. Çünkü Batur’un referanslarla, imgelerle, sorularla örülü metni de tıpkı iyi bir şiir gibi yoğun bir dikkat ve çözümleme arzular. Nitekim Batur’un denemeleri genellikle şiirsel bir yoğunluğa sahip olup, okurundan belli bir birikim ve sabır talep eder. Işık’ta tanımladığı şiir okurunun özellikleri, aynı zamanda Batur’un kendi metinlerinin ideal okur profilini de çizer. Bu açıdan, Işık bir poetik öz-yansıtma olmanın yanı sıra bir okur kılavuzu gibidir: Şiire (ve genelde edebiyata) nasıl yaklaşılması gerektiğine dair dersler içerir.
Şiirin Yapısı, Gelenek ve Yaratım Süreci
Batur’un şiire bakışı, sadece okur yönüyle değil, şair ve şiirin yapısı yönüyle de özgün tespitler içerir. Işık boyunca, şiirin bir yapı olarak kuruluşu ve şiir geleneğiyle ilişkisi üzerinde durulurken, şairin yaratım sürecine dair samimi itiraflar da yer alır. Bu bölümde, Batur’un şiiri kavramsal düzlemde nasıl konumlandırdığı ve şiir yazma eylemine dair düşünceleri ele alınacaktır.
Öncelikle, Batur şiiri bir yapıya benzetirken mimari bir terminoloji kullanır. Yukarıda değindiğimiz küp imgesi bu bağlamda önemliydi. “Hep söylüyoruz ya, bir yapıdır da şiir. Tasarlanmış, kurulmuş, yapılmıştır” diyerek, şiirin belli bir tasarım ve inşa sürecinin ürünü olduğunu belirtir[32]. Bu, şiirin ilahi bir esinle aniden gelen saf bir patlama olmadığı, aksine üzerinde çalışılmış bir yapı olduğu fikrini ortaya koyar. Elbette Batur ilhamı tümden reddetmez; ancak şiirde biçim ve yapı bilincinin önemini vurgular. Şiir geleneğiyle bağ kurduğu nokta da burasıdır: Şiir inşa edilirken kullanılan malzeme dil ve diğer şiirlerden gelen birikimdir. “Okunmuş bütün şiirlerden ulaşan bir toplam ışık söz konusudur” derken[4], yeni şiirin yapı taşlarının evvelce yazılmış şiirlerin mirası olduğunu ifade eder. Bu, bir bakıma T.S. Eliot’un “geleneğin icadı” fikrini andırır; her yeni şiir, geleneğe eklemlenirken ondan beslenir ve onu dönüştürür. Batur, şiirin dış ışık kaynaklarını kabul etmekle, şiirin intertekstüel doğasını onaylamış olur.
Şairin yaratım sürecine ilişkin en çarpıcı kısımlar, Batur’un kendi deneyimini anlattığı bölümlerdir. Batur, gençlik yıllarında şiir yazma serüvenindeki gelgitleri dürüstçe paylaşır: “Kendi şiir deneyimim, baştan beri, beni bu kabataslak portre konusunda huzursuz kıldı. Düzyazı yazmaya başladığım yılların öncesinde, iki şiir arası büyük gelgitler yaşardım.”[33]. Burada bahsettiği “kabataslak portre”, yukarıda değindiğimiz iki uç şair imgesidir. Batur, ne tamamen ilham perisine kapılan düzensiz şair imgesinde kendini bulabilmiş, ne de şiiri mesaiden ibaret gören disiplinli imgeye tam uymuştur. Gelgitler yaşaması, şiirin bazen kendiliğinden “geldiği” bazen ise onu boşuna beklediği dönemlere atıf yapar.
“Şiirin geldiği anlar, dönemler vardı, […] ‘bir şey gelmişse’ iyi bir şiir çıkabiliyordu ortaya; ‘bir şey gelmeden’ kağıt başına oturulduğunda […] o ‘bir şey’in eksikliğini hep duyuyordum” diyen Batur, ilham diyebileceğimiz o belirsiz “şey” olmadan yazılan şiirlerin ruhsuz kaldığını hissettiğini söylüyor[34]. Bu, Batur’un şiir anlayışında ilham ve içten gelen dürtünün vazgeçilmez yerini açıklar. Her ne kadar şiiri bir yapı kurmak olarak tanımlasa da, o yapıyı anlamlı kılan içindeki “bir şey”dir – adına ne dersek diyelim, ilham, sezgi, gizli ışık.
Batur, şiirin gelmediği dönemlerde yaşadığı bunalımı da açık yüreklilikle anlatır. Şiir yazamadığı haftalar, aylar boyunca “mutsuz, sarsıntılı, yenik” hissettiğini ve varoluşunun anlamsızlaştığını belirtir[35]. Bu ifadeler, şiirin Batur için bir yaşam ekseni olduğunu gösterir. Şiir olmayınca, hayatın anlamı sarsılır. Bu noktada Batur, çözümü düzyazıya (nesir yazmaya) yönelmekte bulduğunu söyler: “Beni denetlediğini; bana çekidüzeni, hayatımdaki şiir eksenini korumamı sağlayan anahtarı sunan düzyazıya başvurdum”[36]. Yani, deneme ve diğer nesir türleri, Batur için şiir gelmediğinde tutunduğu bir dal olmuştur. Bu seçim onu rahatlatmıştır çünkü şiiri beklerken tamamen boş kalmamış, düzyazı ile “iki şiir vaktinin arasını doldurmayı” öğrenmiştir[37]. Bu içe bakış, Batur’un poetikasının praxis (uygulama) yanını gösterir: O, şiiri beklemesini bilen ve bu bekleyişi de verimli kılmak için yazıyı hayatından eksik etmeyen bir şairdir.
Ancak Batur, düzyazıya yönelmek konusunda başlarda tereddütler yaşadığını, çevresinden de uyarılar geldiğini söyler: Şiir ile düzyazının dengesini kurmaya çalışan birisi için, nesir yazmanın şiir yolunu tıkayabileceği endişesini taşır[38]. Onun poetikasında “söz ile yazı arası denge” önemli bir kavram olarak belirir[39]. Batur, şiirini “söz” (daha doğrudan, belki konuşma dilinin canlılığı) ile “yazı” (yani üzerinde çalışılmış edebî dil) arasında kurduğunu ifade eder. Bu dengeyi bozabilecek her şeyden kaçınmaya çalışır. Yine de pratikte öğrenir ki, “Şiir, geldiğinde, her şeyi kenara itiyordu”[40]. Yani, gerçekten ilham geldiğinde nesir ya da başka uğraşlar engel teşkil etmez; şiir kendi yolunu bulur. Bu da Batur’un şiir anlayışında ilhamın karşı konulmaz gücüne bir övgüdür.
Batur, şiir yaratımının teknik yanına da değinerek bilgi ve sezgi dengesi üzerinde durur. Bir şiir yazmaya niyetlenen kişinin biraz “şiir sanatı bilgisi”yle, belirli temalar etrafında şiirler kurabileceğini kabul eder[15]. Doğa, aşk, ölüm gibi ana izleklere bağlı kalarak –ki bunlar şiirin kadim temalarıdır– istendiği zaman şiir yazılabilir. Bu görüş, şiirin zanaat yanını teslim eder: Evet, şiir dil ile yazılır ve teknik bilgilerle desteklenir. Fakat Batur hemen karşı örneklerle tekniğin de her zaman yetmediğini gösterir. Stéphane Mallarmé’nin şiir yazamama krizini uzun uzadıya anlatması bunun içindir[16][41]. Mallarmé, tüm teknik donanımına rağmen 20 küsur yıl neredeyse şiir üretememiş, büyük şiirsel projelerini bitirememiştir. Eğer şiir, sadece teknik bilgi ve emek meselesi olsaydı Mallarmé’nin birkaç cilt daha başyapıt vermesi gerekirdi, diye belirtir Batur[42]. Fakat şiiri gerçek şiir yapan şeyin başka bir boyutu vardır; Batur buna bir tür gizli “sigorta” der: “Sahici şairi yapay metinler üretmekten alıkoyan anlaşılmaz bir iş sigortası vardır”[43]. Bu metafor, şiirin içsel otokontrol mekanizmasını anlatır gibidir. Gerçek bir şair, ilhamı yokken sırf teknikle yapay şiirler üretmeye kalkıştığında, içindeki o gizli “sigorta” atar ve şairi susturur. Batur, susmayı, kurumayı, yarım bırakmayı, köklü bir acz duygusu içinde kendini tüketmeyi bile, sentetik bir şiir yazmaya yeğ tutan şairlerin olduğunu vurgular[44]. Bu aslında şiire dair oldukça felsefi bir görüştür: Şiirin sahiciliği, bazen şiir yazmamayı bile göze almayı gerektirir.
Batur, genç yaşta büyük şiirler yazıp sonra susan şairler örneğine de gönderme yapar. Rimbaud, Shelley, Keats gibi isimlerin şiirsel verimlerinin gençliklerinde zirve yapıp sonra dindiğini hatırlatır; Mallarmé veya Dylan Thomas’ın en önemli şiirlerinin büyük oranda gençlik dönemlerinde çıktığını söyler[45]. Buradan hareketle düşündüğü, şiirin gelme denkleminin çoğunlukla şairin gençlik yıllarında biçimlendiğidir[46]. Gençlikte içgüdüsel, ham sezgi akışı dışsal bilgi birikimiyle henüz tam dengelemediği için yaratıcılığın yolu açık olabilir; ancak yaş ilerledikçe dil üzerinde bitmek bilmez bir sorgulama (kendini tekrar etmeme çabası, kusursuzluk arayışı) bir noktada tıkanmaya yol açabilir[47][48]. Batur’un bu tespiti, şiirin yaratımında yaşamsal döngü fikrini gündeme getirir: Şair gençken iç ışığı güçlüdür, fakat deneyim ve bilgi arttıkça belki de özgün iç sesini bulmak zorlaşır.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında, Enis Batur’un şiire kavramsal bakışı oldukça katmanlıdır. Şiiri hem bir dil işi, bir yapı olarak görür, hem de yapının ötesinde esrarlı bir yaratık gibi ele alır. Şiir geleneğini kucaklar, ilham aldığı ve çatıştığı şairlerle zihninde dialoglar kurar. Şairin varoluş krizlerini şiirin tanımına dahil eder. Batur’a göre şiir, teknik ile sezginin, gelenek ile bireyselliğin, çalışmak ile beklemenin arasında bir yerde, bu gerilimlerden doğan bir sanattır.
Edebi ve Felsefi Düzlemde Işık’ın Tartışılması
Enis Batur’un Işık kitabı, yalnızca içeriğiyle değil, üslubuyla da dikkat çeken bir deneme. Edebi ve felsefi düzlemleri bir arada örmesi bakımından, Türkçe şiir üzerine yazılmış en özgün metinlerden biri sayılabilir. Bu bölümde, Işık’ı hem edebiyat eleştirisi hem de felsefi bir metin olarak değerlendireceğiz ve Batur’un yaklaşımının güçlü yanlarını, olası eleştirel noktalarını tartışacağız.
Öncelikle, Işık son derece zengin intertekstüel göndermeler barındırır. Batur, düşüncelerini açıklarken dünya edebiyatından ve sanatından örnekler getirir: Braque ve Malraux’dan tutun Mallarmé, Valéry, Hofmannsthal, Rimbaud, Shelley, Keats, Eliot gibi pek çok isme kadar geniş bir yelpazede referanslar sunar. Bu, metne entelektüel bir derinlik kazandırır. Okur, Batur’un zihninde dolaşan bu büyük yazar ve sanatçılar panteonuyla karşılaşır. Her bir gönderme, şiir sanatının evrensel bir tartışmasına bağlanır. Örneğin, Hofmannsthal’ın şiiri bırakma kararı ile Valéry’nin uzun süren suskunluğu, şiirde dil ve ifade krizinin felsefi boyutunu ortaya koyarken[26][49], Rimbaud örneği şiirin bir “gençlik enerjisi” olduğunu ima eder. Bu referans yoğunluğu, metni felsefi bir tartışma zemini haline getirir: Okur, şiir nedir, şair kimdir, edebiyat neyi taşır gibi soruları tarihten örneklerle düşünür. Ancak bu yön, aynı zamanda metnin zorlayıcı yanıdır. Batur, ortalama bir okurun belki de çok aşina olmadığı metinlere atıf yapmaktan çekinmez. Dolayısıyla Işık, belli bir birikim gerektirir; tam da Batur’un tarif ettiği o “ideal okur” profilindeki kişiler için biçilmiş kaftandır.
Edebi açıdan bakıldığında, Işık denemesi neredeyse şiirsel bir dille yazılmış gibidir. Batur’un cümleleri yer yer şiir cümlelerini andıran imgesel yoğunlukta ve ritimdedir. Örneğin, “Ben bu kayboluşun adayıyım, tek, labirentin girişi esirgenmesin” gibi ifadeler (başka bir metninden alınmış olsa da zihniyeti yansıtır[50]) onun düzyazısının bile şiirden ne denli beslendiğini gösterir. Bu, metne edebi bir haz katarken, argümanlarının da duygusal bir ağırlık kazanmasını sağlar. Batur, sadece tez ileri sürmez, aynı zamanda okurun hayal gücüne ve duygusuna da hitap eder. Işık, karanlık, labirent, kapı, gül, gökkuşağı gibi imgeler bu nedenle akılda kalıcıdır ve metnin eleştirel söylemini edebi bir atmosfere büründürür.
Bununla birlikte, eleştirel bir perspektiften değerlendirildiğinde, Batur’un üslubunun yer yer kapalı ve yoğun olduğu söylenebilir. Onun hedeflediği okur profili düşünüldüğünde, bilinçli bir seçim olsa da, şiir kuramına ilgisi daha sınırlı okurlar için Işık zorlayıcı bir okuma deneyimi sunabilir. Örneğin, Batur arka arkaya birden çok dipnot değeri taşıyabilecek ismi peş peşe anarak (Denis Roche, İzzet Yasar örneğinde olduğu gibi[51]) metne aşırı bilgi yükü bindirir. Bu, metnin akıcılığını zaman zaman sekteye uğratabilir. Ancak bu durum, Işık’ın doğasına da uygundur: Batur, şiiri nasıl zorlu bir etkinlik olarak tanımlıyorsa, şiir üzerine yazdığı eleştirinin de kolay tüketilir olmasını beklememeliyiz. Nitekim, Işık sabırlı, meraklı, metinler arası gezintiye açık bir okuma tutumu gerektirir ki, bu da Batur’un bilinçli bir stratejisidir.
Felsefi düzlemde, Işık bir tür poetika manifestosu gibidir. Batur’un tartıştığı konular, estetik felsefesinin temel meseleleriyle örtüşür: Yaratıcılık ve deha, gelenek ve bireysellik, esin ve emek, dilin sınırları, anlamın oluşumu gibi mevzular derinlemesine ele alınır. Batur’un yaklaşımı dogmatik değildir; aksine, paradoksları ve belirsizlikleri kabullenir. Örneğin, şiirin hem kelimelerle yazıldığını hem de bazen kelimelerle yazılamadığını söyleyerek (Mallarmé örneği) bir gerilimi ortaya koyar[52][43]. Yine şiirin hem ışık (aydınlık, anlam) hem de karanlık (gizem, bilinmezlik) barındırdığını göstererek bir diyalektik kurar. Bu yönüyle Işık, şiirin felsefi doğasına dair tek yönlü bir argüman değil, çok boyutlu bir düşünme egzersizidir. Batur, tez-antitez şeklinde ilerleyen düşünceler sunar ve okuru bunların sentezini yapmaya davet eder.
Enis Batur’un Işık’ta ortaya koyduğu şiir anlayışı, aynı zamanda kendisinin bir özeleştirisi ve otoportresi olarak da okunabilir. Şairin kendi şiir serüvenini, bunalımlarını, arayışlarını dürüstçe paylaşması, metne itiraf edici bir boyut kazandırır. Bu sayede okur, sadece kuramsal bir metin okumaz; Batur’un şahsi deneyimini de işin içine katan sıcak bir anlatımla karşılaşır. Özellikle şiir yazamadığı zamanlardaki psikolojisini anlatması, şiirin bir yaşama biçimi olduğunu hissettirir. Bu tür pasajlar metni kuru bir eleştiri olmaktan kurtarıp insani bir derinliğe ulaştırır.
Son tahlilde, Işık’ın edebi ve felsefi tartışması bize şunu gösteriyor: Batur, şiiri hayatın merkezine koyan bir düşünür olarak, şiir hakkında konuşurken de şiir yapmaya devam ediyor. Metnin kendisi, tıpkı bir şiir gibi, açık ve kapalı anlam katmanlarına sahip. Hem bir eleştiri yazısı, hem bir şiir manifesto metni, hem de bir edebi otoportre olarak okunabiliyor. Bu çok yönlülük, Işık’ın en büyük zenginliği. Edebi eleştiri ve felsefi deneme türlerini başarıyla harmanlaması ise Batur’un ustalığını gösteriyor.
Sonuç: Işık’ın Aydınlattığı Poetika
Enis Batur’un Işık adlı denemesi merkeze alınarak yaptığımız bu inceleme, Batur’un şiire bakışını kavramsal, poetik ve düşünsel boyutlarıyla ele almaya çalıştı. Işık, bir yandan şiirin doğasına dair sorular soran, imgelerle düşünen; diğer yandan kendi şiirsel deneyimini samimiyetle irdeleyen bir eser olarak ortaya çıktı. Batur, şiiri “ışık” metaforuyla tanımlayarak her şiirin içsel ve dışsal ışık kaynaklarıyla var olduğunu, şiirin geleneğe ve şairin bireysel dehasına aynı anda yaslandığını ileri sürdü. Şiirin yapısını bir küp, metni bir labirent, okuru bir fatih, şairi ise hem ilhamın kulu hem emeğin ustası olarak betimledi. Bu zengin imgeler dünyası, şiirin tek bir tanıma sığamayacak denli kompleks bir yapı olduğunu gösterdi.
Batur’un şiir anlayışını değerlendirirken gördük ki, okur şiir denen mucizede pasif bir tüketici değil, aktif bir keşifçidir. Işık bizlere, şiir okumanın aslında şiiri yeniden yazmak olduğunu öğütlercesine, okurun şiiri kendi ışığıyla aydınlatması gerektiğini söyledi. Okurun sabrı, dikkati ve birikimi, şiirin “karanlık” noktalarını aydınlatacak asıl faktördür. Bu vurgular, Batur’un şiiri yalnızca yazarlık cephesinden değil, okuyuculuk cephesinden de önemsediğini kanıtladı.
Enis Batur, şiirin hem edebi hem felsefi bir uğraş olduğunu kendi üslubuyla kanıtlar. Işık, içerdiği referanslar ve tartıştığı meselelerle, şiirin felsefesine dair bir metin olmanın yanı sıra, edebi eleştiri geleneğimize de parlak bir katkıdır. Batur’un poetikasında gelenek ile yenilik, sezgi ile bilgi, sessizlik ile söz kavramları sürekli bir diyalog halindedir. Bu nedenle, Işık eseri üzerinden şekillenen şiir anlayışı da durağan değil, devingen ve açıktır. O, kesin yargılardan kaçınır; yerine, şiirin muğlak ve büyülü doğasına sadık kalarak ucu açık düşünceler sunar.
Sonuç bölümünde belirtmek gerekir ki, Işık bize şunu hatırlatıyor: Şiir, sonunda bir ışık arayışıdır. Şair, karanlıkta bir ışık bulmaya çalışan kişidir; okur da şiirin dizeleri arasından sızan ışığı yakalamaya çalışan bir iz sürücüdür. Enis Batur, yılların deneyimiyle damıttığı şiir anlayışında, şiirin bu ışığını ön plana çıkarmış ve bunu yaparken hem edebi bir incelik hem de düşünsel bir derinlik yakalamıştır. Bu bakımdan Işık, sadece Enis Batur’un poetikasını anlamak için değil, genel olarak şiirin mahiyetini kavramak için de ufuk açıcı bir metindir. Batur’un edebi ve felsefi düzlemde gerçekleştirdiği bu tartışma, okurları şiire daha donanımlı ve bilinçli yaklaşmaya davet ediyor.
Enis Batur’un Işık’ta dile getirdiği gibi, “şiir okumak, ilk karşılaştığı anda şaire ait olan her şeyi usul usul kendine akıtmak” ise[28], biz de bu eleştirel okuma boyunca Batur’un dizelerinden ve satırlarından süzülen ışığı kendi anlayışımıza katmaya çalıştık. Işık metaforunun rehberliğinde, Batur’un şiir hakkındaki kavrayışını çözümlerken, aslında şiirin çok katmanlı doğasına bir kez daha hayran kaldık. Bu eleştirel yolculuğun sonunda görüyoruz ki, Enis Batur’un şiire bakışı, tıpkı bir prizmanın ışığı kırması gibi, şiiri farklı renk ve yönleriyle gösteriyor. Şiirin içindeki ışığı arayan herkese Işık tutan bu deneme, edebiyatımızda kalıcı bir iz ve düşünce mirası bırakmıştır.
Kaynaklar
• Enis Batur, Işık. Noktürn Yayınları, 2013. (Metinden alıntılar bu eserdendir)[27] [13][4][53] vb.
• Batur’un şiir kitabı referansları ve belirtilen yazar/şair örnekleri kendi metninden alınmıştır (Braque anekdotu, Mallarmé, Hofmannsthal, Valéry vb. Işık içinde geçtiği şekliyle kullanılmıştır).
• Enis Batur şiir poetikası üzerine yapılan değerlendirmeler için Işık dışındaki eserlerine ve söyleşilerine zaman zaman atıf yapılsa da, esas olarak değerlendirme Işık metni temel alınarak yapılmıştır. (Örneğin Batur’un Modernlerin Gecesi eserindeki ışık kaynakları analizi, Işık’ta anıldığı biçimiyle ele alınmıştır[9].)