Yazılar, söyleşiler, soruşturmalar ve şiire açılan kapılar… Bu sayfa, arşivlerden ulaşabildiğim diğer yazılarla zamanla genişleyecektir.
Hayatı Şiirleştiren Kitaplar 23
Akatalpa, 128 Ramis Dara
Harun Atak’ın (1990) altı bölümde sunulmuş 35 şiirden oluşma ilk kitabı Gecel, bir yetenek ve donanım bileşkesini önümüze getirmesiyle önemli. Çeşitli şiirleştirme yöntemlerinin denendiği ya da işaret ederek yetinildiği, genç şairin ileride yazacağı şiirleri gösteren bir tohumlar kitabı da bu aynı zamanda.
Şiirlerde esenlenen, tümü Fransız, yabancı şairler: Mallarmé, Lautréamont, Rimbaud. Yerliler: Enis Batur, İlhan Berk, Ece Ayhan, Ülkü Tamer. Müntehirler: Nerval, Plath, Beşir Fuad, Zafer Ekin, Kaan İnce, Nilgün Marmara. Diğer edebiyatçılar: E. Zola, E. M. Cioran, Nietzsche.
Harun Atak, sevdiği ya da en azından bazılarını ustası saydığı bu adlar arasından; içine bakmayı, hayatı gözlemlemeyi ihmal etmediği için elbette kendi şiirini çıkarabilmiştir; zamanla bu çizgisini kalınlaştıracağını, onun günümüzün iyi şairlerinden biri olacağını düşünüyorum.
Onu, andığı adlardan birileriyle anacak olursak, başta Mallarmé olmak üzere yabancıları bir kenara koyarak, Enis Batur-İlhan Berk ikilisi olmalı bunlar daha çok sanıyorum. Enis’in sözcük ekonomisine özel bir değer veren hali.
“Mamafih; bozukseslere tıkayıp kulaklarımı, inatla kazdım kendimi.” (s. 19) yaklaşımı harika. Günümüzde artık yapılamayan ya da güçlükle, ender olarak yapılabilen şey bu. Bunu okur da yapmalı elbette. Ama ithaf, kaynak, gönderme çokluğu, tek tek kolay okunan şiirlerden oluşma kitabı baştan sona yoğunlaşarak okumada sorun yaratıyor gibi biraz.
Harun Atak’ın kendini kazırken gerçek, hakikat, varoluş, anlam … gibi sorunsalların peşine düştüğü söylenebilir sanıyorum: “Hakikat: Varoluşun yanlış uğultusuymuş” (s. 11), “Gerçek: Düzlemde sırıtan, som b0k kütlesi!” (s. 52), “Anlamın / kesif pıhtısıyla / örtüyor nesne.” (s. 16)
Şairimize şiirin zor ve dolambaçlı yollarında üstün başarılar diliyorum.
Künye: Harun Atak, Gecel, Komşu Yayınları – Yasakmeyve, İstanbul, Mayıs 2010, 72 s.
Bir Şiir Taşıyıcısı: Harun Atak ve Gecel
Varlık, 1238 Sinan Özdemir
Harun Atak’ın 2009 Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne layık görülen Gecel’i, Yasakmeyve Şiir Dizisi’nce kitaplaştırıldı. Gecel, şairin ilk kitabı. Bu ilk heyecanı ben de dostumla birlikte yaşıyorum, açıkçası. Bir kısmına bizzat tanık olduğum sürecin ete kemiğe bürünmüş olarak karşımda duruyor olması, hesaplanamaz bir duyguyu beraberinde getirdi. Harun’la (“Atak” dursun şimdilik) Kan-Dil tanıştırmıştı bizi. Yorucu, uzunca tartışmaların yaşandığı, bir o kadar da keyifli geçen bir yılı geride bırakırken dostluğumuz yol almaya devam etti.
İlk zamanlardan bugüne, onda değişmeyen şeylerin başında “şiir taşıyıcılığı” geliyor. Bir şiir taşıyıcısı Harun Atak. Onu tanıyanlar sırtındaki çantayı anımsayacaklardır hemen. Dergiler, fanzinler, kitaplar… Satamadığı yerde parasız dağıtıp kısa zamanda tüketir çantasındakileri ama asıl içindeki şiir hiç bitmez.
Gecel toplam 35 şiirden oluşuyor. Beş bölüme ayrılmış. Bölüm adlarını paylaşmak istiyorum – önemli çünkü: seriler kitabı & vakitler incelikler, g,ece’l için lied’ler, ülkü—ars poetica, hiçlik divanı ve panayırda kaza—çürüyen bellek.
İlk bakışta içeride birbirinden çok farklı izleklerle, meselelerle karşılaşacağınızın hissine kapılıyorsunuz ki bu düşünce, kitabı okuduğunuzda doğrulanıyor. Cöntürk’teki “dünya” kavramını Gecel için minimalize edecek olursak, bu kitabın rahatlıkla ‘tek tek farklı dünyalar’ın toplamı olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında bu ‘çoğulcu’ yaklaşım, ‘biçim’de de gösteriyor kendini. Günümüz şiir eğiliminin hem dışında kalmayı hem de onun üstesinden gelmeyi göze alan bir yolu seçmiş şair; ki bu, şiirini dağınıklığa sürükleme riski taşıyor. Ama Harun Atak riski seviyor; kalabalığın değil, rafine bir dilin şiirini yazıyor.
Kendisiyle yaptığım bir söyleşide (Yasakmeyve, 44. sayı), birbirinden çok farklı biçimsel denemelere girişmesinin bir risk olup olmadığını sormuştum – Gecel’in özellikle bir ilk kitap olması hasebiyle. (Bu denemeleri olduğu gibi değil, kendi şiir evreninde yoğurarak kullandığını da burada eklemiş olayım hemen.) Beni ikna edici bir yanıt vermişti Harun. Ama ben burada yalnızca bir ifadesini anmak istiyorum: “Kalemimi sınama isteği” diyordu… Bunu önemsiyorum. Gepgenç bir şair aramayacaktı da ne yapacaktı?
Gerçi bir başka genç şairimizin, günümüz şiirinde ‘kusur’a yer kalmadığını bir üstünlük olarak görüp anlatışını da hatırlıyorum ama kusursuzluk güzel’e eşdeğer midir? Atak’ın arayışının acemice bir kusurluluğa yol açtığını değil, aksine şairin bu arayışla “kutsal uyumu bozmaya çalıştığını” söylüyorum ki bence bunda başarılı da oluyor.
Bütün bu çoğulcu yapının birleştirici unsuru ise “Söz”. Şair, her şeyi Söz’de toplayıp “dikiyor yarasını kâğıda.” (Burada Söz’ü Hilmi Yavuz gibi anladığımı belirtmek isterim; meraklısı için bkz. Şiir İçin Küçük Tractatus.)
‘Söz’ demişken, bu şiirin nirengi noktasının ‘sözcük’ olduğunu belirtmek gerekir. Akışta da duruşta da tek tek sözcüklerin ağırlığı hissediliyor. Bilindiği üzere sözcük, modern şiirin vazgeçilmez yapı taşlarındandır. Gecel’de sözcükler kimi zaman imgeye dönüşüp düalist imler doğurarak, kimi zaman da sadece kendi ‘özsel’, ‘sessel’ değerleriyle boy gösteriyorlar.
Şiire sonsuz bir devinim alanı açılıyor. Eşduyum ve imge yardımıyla kullanılan sözcükler, yer yer dizeyle ve şiirin bütünüyle olan bağlarını koparıp anlamı çoğullamak adına bağımsızlaşıyorlar. Bir örnek:
Gün / lahdinde / bekliyoruz / Kuğunun / buğusuyla / burguda kilitlenen– / sarkacın hilesi / : / Zaman / Çekiyor halatını çölün.
(Şairin Savaşımı)
Yukarıdaki örnekte sıkça tekrar edilen ‘u’ seslerinin biçimlendirdiği şiirin bozuk ritmini, şairin bilinçli olarak tercih ettiğini duyumsuyoruz. Aynı şeyi “Görkemli / göstergelerin / gözeneğinde / gecelemekteyse / gafil gürültü.” dizesinde de görmek mümkün.
Kullanılan sözcükler, semantik, semiyotik ve fonetik değerleri unutulmadan yeri geldiğinde söz alıyorlar şiirde. Aliterasyonlarla beklenen uyumu, bilinçli seçimlerle (şiirden rastlantıyı kovarak) olumsuzlayıp dönüştürdükten sonra, buradan da bir dil oluşturma savaşımı veriyor şair.
Biçimsel denemeler, semantik ve semiyotik sapmalar, dize kırılmaları, eşduyum (duyusal karıştırım), değiştirim gibi tekniklerle yakalanan eksiltili söylemin muhtevası, polisemik kullanımlarla, imge ve çağrışım zenginliğiyle, felsefe ve tarihle kurduğu metinlerarasılıkla genişletiliyor.
İlgi çekici bir başka nokta da Harun Atak’ın dünya şiiriyle olan yakınlığı. Yazılıkaya 45. sayıda, Rahmi Emeç ile yaptığı söyleşide; Stephane Mallarmé, Enis Batur, Lautréamont, İlhan Berk, Ece Ayhan ve V. B. Bayrıl adlarını anıyor. Gecel, bu birikimin şiirsel tortusunu taşıyor.
Kitap boyunca: ayak bilekleri ve parmak uçları, tel tokalar, çikolatalar, akrep, kozalak, Nietzsche ve şemsiyesi, yalvaç, keşiş, kandil, külçe, Babil, inci ve akit, kırlangıç, zambak, kadran, kuğu, Auschwitz, Çernobil, Srebrenitsa…
İşte Harun Atak’ın panayırı. Ya çok özel bir anın ince detayında, ya bir düşünürün dipteki kelamında, ya da bir insanlık dramının göbeğinde tek başınıza… Ama en önemlisi: imgenin sizi kendinize sürüklediği o müthiş akışta ve kayboluşta yitmek, bence…
Yazıyı Manastır’dan dizelerle bitirelim:
İşittiğim Lir, unuttuğum Ten, kilitlendiğim
Gergef sizin için: Ateşini yellediğim kambur.
Uluyan Geceye ant olsun ki, ben yalnız
sizi aradım kuyuda. Burda: Kovgun sözcükleri
topladım. Diktim yarasını kâğıda. Diktim ve
Yırttım kendimi. Ağmak için aksine altın
çıplaklığınızın. Silkeledim tozunu Söz’ün. Ah!
Kaç kez yığıldım üstüne rahlenin. Fersiz.
Sunakta, ayin sonrası—avuçlar dolusu kül
kaldım.
Suyun Uykusunda Şiir: Harun Atak
Kitap Zamanı Kahraman Çayırlı
Sonda söylememiz gerekeni başta söyleyelim: Kuyu ve Cenin isimli şiirinin ilk dizesi “Suyun uykusudur, kuyu.”, Harun Atak’ın ikinci şiir kitabı “TEKVİN ve HİÇLİK KİTABI ya da AH”ın şah dizesi. Bütün dosyanın en çok irtifa kazandığı, şiirinin en arı noktaya ulaştığı yerin tam da burası olduğunu düşünüyorum. Metin Erksan’ın en iyi filmlerinden Kuyu’da Fatma (Nil Göncü), Osman’ın (Hayati Hamzaoğlu) peşinden kuyunun ağzına kaya parçalarını yığar, Osman’ı öldürür. Şair Harun Atak da taş parçalarıyla yükselttiği kulesinin zirvesine bu dizeyle en büyük kayayı bırakmış oluyor.
İki bölümden oluşan kitabının öz havası, “Ya da Ah” kısmından ziyade “Tekvin ve Hiçlik Kitabı” bölümünde koyulaşıyor. Ayrıca kitap, şairin sesinin bir kuyuda yitmesiyle tamamlanıyor, Atak kendi benliğini ve bilinçaltını da aynı kuyuya kapatıyor. En kötüsüne, kendi kuyusuna. Bir kutsal kitap büyüsüyle oluşturulmuş bu metin, bir seferde sindirilebilecek, kolay okunup geçilecek bir şiir toplamı değil! Okurken aynı büyü, aynı taş yapı okura da bulaşacak, aynı kir ve aynı kötülükler de tabii.
Spleen Minvali ya da Bir Köz Mayası isimli şiirinde k harfiyle başlayan sözcükler dikkat çekici; küf, kökağrısı (iki kere yineleniyor), kanıksayan, kabuk, köz ve kaos. Şairin görece kısa olan bu şiirinde birçok sözcüğü k harfiyle başlayınca zihnim hemen Atak’ın ilk kitabı Gecel’in sonlarına doğru karşımıza çıkan şiirleri anımsatıyor. Bununla birlikte Gecel’deki aliterasyon saplantısının ötesinde, metnin omurgasını kurduğu yöntem olarak değil; bir zenginlik olarak kullanıyor aliterasyonları.
Şairin şöyle bir söz öbeğini dört kez tekrarladığını fark ediyoruz: “Ben orda bana hep …” noktaların yerine Sin Minvali ya da Bir Pirinç Titreşiminde kir ve ur; L’Innommable Minvali ya da Bir Ezoterik İnfilakta hiç ve güz sözcükleri geliyor. Farklı okumalara açık olan bu söz öbeklerinde metinle birlikte şairin kendi benliğine bir mesafe aldığı ve o uzaklıktan kendine baktığı, kendini yeniden anlamlandırdığını söyleyebiliriz. Atak kendini bir leke, bir tümör olarak tanımlayarak bilincinin derinliklerindeki siyah noktaları kâğıda fırlatıyor. Kendini hiç olarak tanımlaması ise egosu ve süper egosu arasında yaşadığı bir çatışma anına bağlanabilir.
Spleen Minvali ya da Bir Köz Mayasında aynı söz grubunun ufak bir değişimle yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz: “Ben ki bana hep …” Şiirde ikilenen bu söz öbeğinde ise küf ve boş olarak tamamlıyor şair dizelerini. Urun yanına küf, hiçin yanına boş eklemleniyor böylece. Değişen zarflar ve tümleçlerle oluşturulan söz öbekleri ilk bölüm ve Minval şiirlerini başlatan/sonlandıran gerilimi taşıyan dizelere varıyor. Bunu dil kazıcı bir şairin sözün, derdin altını özenle çizmek istemesine bağlayıp; anlamı büyütmek ve sessel ritmi pekiştirmek adına kullandığını düşünebiliriz.
Kitabın ikinci iskeleti
Eski Ahit’ten “Harun her sabah kandillerin bakımını yaparken / sunağın üzerinde güzel kokulu buhur yakacak.” ile açılan kitabın ikinci bölümü “Tekvin ve Hiçlik Kitabı”nda yanan buhurun kokusu epey sert. Oldukça zor. Yoğun ve dikkat çekici. Solunması kolay olmayan bu kokuyu içinize çektikten sonra bırakmanız da zor. Kör karanlıkta, kendini yolda, evrenin ve varoluşun gizine eğilerek aramanın sakin, buruk, bilge, ağır ağır akan şiirleri bunlar. Bu bölüm şiirlerinde, okuru iç’ten, dipten saran büyülü bir dille; yolda olma ve arayış öyküsünün ilerlediği okunabilir:
Merdivenin bittiği yerde silindi yol. Yükselti: Bengi sessizliğe açılıyordu. Bekleyişin kimyasından söküldü, hayaleti gecenin. Tapınağın safrasına sarılan tabletleri işaret etti. Taşın iliklerinde ilerleyen motifleri izledikçe, kesitler bulanıklaşıyor; çemberin çekirdeğine inmeyi denedikçe, savruluyorduk. (s.35)
“Ya da Ah” bölümündeki Erguvan ve Köpüğün Çıldırışı şiirini bitiren “Ben orda sizi uyuyan suyun isiydim hep…”te şairin kendini yeniden tanımlamasına rastlıyoruz. Kitabın açılışına doğru döndükçe bahsettiğimiz söz grubunun eksilerek yeniden var olduğunu görüyoruz. Kitabın ilk şiiri olan Akordeon ve Yasemin’de üç kez tekrarlanan “Ben orda hep …” kalıbı, Ceyl’an için Romanceta’da ikişer kez yinelenen “Siz orda bana …” ve “Ben orda size …” kalıpları ve benzeri durumlarda dosyayı alttan kat eden ikinci bir iskelete dönüşüyor bu söz öbeği. Ben’de O’nu, O’nda kendini betimleme, konumlandırma, işaret etme istenci…
Ben orda hep çıplaklığın ikindisiyim
Köpüğün terkisinde
Ah’a büyüyen sütüyüm, boynunun (s.13)
Ayrıca kitabın ilk şiirini ortadan bir nehir gibi parantezlerle ayıran, “Ah: Run ki çölüdür kendinin…” dizesindeki Ah tersine çevrildiğinde şairin kendi benliğinin çölüne tutsak olduğunu okuyoruz.
Kök ağrıları ya da tümörler…
Harun Atak, 2012 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödüllü bu ikinci kitabında, Gecel’de yazdığı şiirden farklı bir ırmakta yıkanmayı deniyor. Daha mistik, daha bütüncül bir toplam var karşımızda. “Ya da Ah” bölümünde hissedilen lirik sese karşın dosyanın genelini kuşatan kutsal kitap havası neredeyse hiç hafiflemiyor, Atak’ın kalemindeki bilgelik azalmıyor.
Hâlihazırda beş sayısı vücut bulan Spleen Fanzin’i de yayımlayan Atak, Haziran 2012’de yayın hayatına başlayan Noktürn Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmenliğini üstleniyor. 1990 doğumlu şairin ilk kitabı Gecel de 2009 Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü kazanmıştı.
Kitabın şah dizesi olduğunu iddia ettiğimiz, “Suyun uykusudur, kuyu.”ya dönelim tekrar. Birhan Keskin’in intihar günleri 1 isimli şiirinde yer alan “aklıma suyun intiharı geliyordu hep şelale deyince” dizesinin hemen yanına koyuyorum Atak’ın bu dizesini. Düzyazı şiirlerin de azınlıkta kalmadığı bu yeni kitapta Harun Atak şiir açısından yürüdüğü bu yolda ne denli cesur olabileceğini gösterdi. Şairlerin en büyük sınavları olduğunu düşündüğüm ikinci kitap sorunsalını nitelikli kök ağrılarıyla, tümörlerle, küflerle atlatan şairin şiirinin bu yüksek noktadan sonra ne yana gideceği çok önemli. Ama şiir seven hiç kimsenin “TEKVİN ve HİÇLİK KİTABI ya da AH”ı pas geçmeyeceği, kesin.
Şiir Kitaplarına Kenar Notları VI – “Gecel”in Şiirimize Getirdikleri
Deliler Teknesi Ahmet Ada
Harun Atak’ın ilk şiir kitabı “Gecel” yayımlandı. (Yasakmeyve Yayınları, Mayıs 2010). Yayın yönetmenliğini Enver Ercan’ın yaptığı yayınevi, çağdaş şiirimizin en genç şairlerinin ürünlerini de yayımlayarak öncü bir işlev üstleniyor. İyi de yapıyor, çünkü yayımladığı şiir kitapları çok genç şairler kuşağının ürünlerinden oluşuyor. Harun Atak o gençlerden biri. 1990 doğumlu. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi. “Kan-Dil” dergisini bir süre çıkarttığını belirtmeliyim. “Gecel”, 2009 yılında, dosya dalında Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer bulunmuştu.
Harun Atak’ın “Gecel”i, ‘ölümsüz gecenin ecesi’ne adanmış. Başta E. Zola ile St. Mallarmé’nin diyalogları var:
E. Zola: Dışkı ile elmas dediğin aynı şeydir..
St. Mallarmé: Haklısın üstadım… Ama biri daha az çıkar!
Harun Atak’ın şiirde durduğu yeri imleyen bir diyalog olarak yorumlayabiliriz bunu. Kitabın ilk bölümünde üç ‘kısa’ şiir yer alıyor. İlk şiir: “Pera’ya bıçak çeken çingene” “Gördüm: / Ötekimle uzlaştığım yerdi, tanrı / Biri Kürt, biri İspanyol, diğeriyse Papatya’ydı atalarının!” (s. 9). Hatta biri ‘tek’ dize: “En yakışıklısından bir Ölüm. Ç.” (s.10). Şiirin başlığı: “Gün’e dökülen ekim ırmağı”. Büyük bir olasılıkla Che Guevara’nın ölümü anımsatılıyor. Belki de ben yanılıyorum.
Kitabın öteki bölümlerinin adları şöyle: seriler kitabı & vakitler incelikler / g’ece’l için lied’ler / ülkü–ars poetika / hiçlik divanı / panayırda kaza– çürüyen bellek. Her bölüm aynı sayıda şiir içermiyor. Sırayla: 7+5+6+7+7, üç şiir de açılışta var, toplam: 35 şiirden oluşuyor “Gecel”. Kitabın projesi bu.
Harun Atak’ın şiirlerine ilişkin ilk elde şunlar söylenebilir: Sözcüğün anlamsal alanını çağrışımla genişleten bir şiir kuruyor. Mallarmé’ye adadığı “Şairin savaşımı” başlıklı şiiri kimi zaman tek, kimi zaman birkaç sözcükle kuruluyor ve başka bir söyleyişle ‘sözcük tutumluluğu’ içinde oluşturulan şiir, az sözcükle çok şey ifade etme olanağı sağlıyor ona.
“Enis Batur, oto portre” başlıklı şiirinde özne Enis Batur. Şiirsel söylem Enis Batur’un ağzıyla oluşturulmuş. “Babam : (artık herkes meşrebine göre okusun) bir cuntacı belki. / İdealist bir vatansever ya da.” (s.19). Şiir dili, şiir tümceleriyle kurulmuş ki, bıçak sırtı bir durum. Harun Atak, “Deliler ve çocuklar içindi kimsesizliğiniz” (s.20) gibi dizeyi “ve” ile bölen bir kurguya başvurmaktan; “Mahzende yıllanan şarabın” (s.37) gibi bir yıpranmış söz öbeğini kullanmaktan alıkoyamıyor kendini. Bazen “Ebediyete edebiyat enleminde” (s.64) gibi (e) ile başlayan sözcükler içine girebiliyor. Aliterasyonların Harun Atak şiirinde yeri büyük. Buradan kendi dil’ini oluşturma çabasını derinleştiriyor. Bence düzenli ritmi olan şiirleri daha iyi. Şiiri riske atan bu tür şiirlerinden biri de “Risk büğrüsü”. (s.65). Bazen de sözcük türetiyor: Makyaj’dan “makyaşlı” (s.25) sözcüğünü türetmesi gibi. Gerçi, Harun Atak, gündelik dili kırmak, bozguna uğratmak için yapıyor bunu.
Varlık ya da varoluş, hiçlik, boşluk, ben ve öteki gibi kavramların insana ilişkin gövdeleşmeleri, şiirindeki özneye metafizik bir derinlik katıyor. “Ötekinin acısına kapanan pencere…” (s.60) derken, şiirinin öznesi ötekinin acısına açıyor yüreğini. Varoluş kaygıları, var olanla uzlaşmayan tinsel dünyanın titreşimlerini okumak mümkün Harun Atak’ın dizelerinde, şiir tümcelerinde. Öyle olunca da gerilimli dilin taşıdığı içerik kendi biçimini kimi zaman düzyazısal, kimi zaman da kendi yatağını bulan biçimlerde deviniyor.
Harun Atak şiirinin iyi örneklerinden birkaçını burada anayım: “Süt”, “Manastır”, “Bozgun”, “Takvim ve buhran”, “G,ece’l için lied’ler” öne çıkan şiirleri. “Süt” başlıklı şiirden birkaç dize aktarayım:
Ben size hep kördüm
Her oyunda sobelenen çocuktum, ıssızlığınızda.
Gazoz kapakları biriktiren ve ütülen. (s.25)
Harun Atak’ın şiiri kitap bütününde lirizmden kaçınsa da, “g’ece’l için lied’ler” isimli bölüm lirik özellikler barındırıyor. Erotizm, bu şiirlerin devindiği ırmak. Ana izlek o. Gövde ile nesne arasındaki mesafeyi kapatan, “nesnelerin anlam kazandığı ânı” (s.30) gözeten bir tutum da sergiliyor. Moderniteyle parçalanan insanın bütünselliğini şiirle birleştiren bir tutum içinde. İleride, umarım, bu kopuşun maddi temellerini görür de, felsefenin düalizm olarak nitelediği özne-nesne kopukluğu sorunsalını şiirinin omurgasına oturtur.
Harun Atak’ın şiirinin dünyada olup bitenlerin dokusuyla imgesel düzlemde ilişkisi var: Autzwitch, Çernobil, Srebrenitza, Nietzsche, Gazze, Ülkü Tamer, Cioran, Rimbaud, Lautreamont, Mallarmé göndermeleri bunun kanıtı.
Şiirinin biçimselliği ve kurgusu farklı farklı. Düzyazısal şiirden, sözcüğün gücüne dayanan kurgulamaya kadar pek çok biçimi deniyor. “Gecel”in son şiirlerinde daha cesur biçim denemelerine giriyor. Ne ki, bu riskli denemelerde anlamla arasını açıyor. Çok fazla yabancı sözcük kullanması, hatta şiir başlıklarını da yabancı sözcüklerden seçmesi Türkçeye özen göstermesini bekletiyor. Ama kullandığı sözcükler genelde Türkçedeki karşılığı kendi dilinde yarattığı aurayı vermeyen sözcükler. Bu yüzden bir parça anlayışlı bakılabilir bu tutumuna şairin.
“Silkeledim tozunu Söz’ün” (s.31) diyor Harun Atak. Şiirsel söylemden Söz’e baktığım zaman ‘kişiselleşen’ bir Söz’den söz edilebilir. Ne ki, “yerlilik”, “evrensellik” sorunlarına pek girmeyen bir şiir var karşımızda. Ürettiği değerin kumaşına bakması sorunu çözecektir. Mekân ve zaman olgusu ile seçip birleştirdiği sözcüklerin kabuğunun altındaki hayat arasındaki ilişki doğru kurulduğunda, nerede durduğu, varoluşunun nedeni, nasıl bir tinselliğe sahip olduğu ve bilinçaltı serüvenleri açığa çıkacaktır.
“Gecel” için bu kısa yazıda ilk elde söylenebilecekler bunlar: Sözcüklerin kabuğu altındaki görünmezi görünür kılabilmek için, sözcükleri başka sözcüklerle birleştirme ekseninde, sözcüklere tinsellik- dirimsellik katmanın sahihlik ve içtenliği sağladığını söylemek gerekir.
Harun Atak “Gecel”de sözcüğü parlatıyor. Cesur, soyadı gibi atak bir şiir kuruyor. Billurlaşmış, damıtık bir dil, fazlalıklardan arınmış bir söyleyiş egemen kitabına. Sözcüklerde yoğunlaşan bir tutumun, sözcükleri anlamlarından bağımsız, kendi değerleriyle kullanacağını söylemek yanlış olmaz. Harun Atak bunun bilincinde; çünkü seçtiği ve birleştirdiği sözcükler, dizeler, şiir tümceleri imlemek istediklerini okura gösteriyor.
Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah
Cumhuriyet Kitap Hüseyin Peker
Harun Atak ismi düne kadar genç şair sıfatıyla anılsa da bugün yaşına yük bindiren, sorumluluğu diz boyu çoğalmış birini çağrıştırıyor edebiyat dünyamızda.
Şöyle ki, henüz 19 yaşındayken 2009’da Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, Gecel kitabıyla aldığında, Eskişehir’de Türk Dili ve Edebiyatı okuyan, fanzin çıkarıp Arkadaş Z. Özger ödülünde dikkate değer görülmüş bu gencecik edebiyatseverin kimse daha büyük sorumluluklar üstleneceğini hesaplamamıştı.
Bu ödülü kısa zaman aralığıyla 2012 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü almasıyla pekiştiriyordu. Soyadı gibi Atak gelişen bu gencin, bir yayıneviyle şiire emek döküşü de beğeni topluyordu dünyamızda. Her şeyin yanı sıra yazın köprüsüne kendini adamış varlığıyla parlattı son kitabını: Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah. İki şiir kitabının çok kısa bir sürede 2. baskılarının çıkıp hareketinin sürmesi de onun belli kesimlerde bir hayran kitlesi oluşturduğunun işaretleri.
Yaşar Nabi Nayır 2012 Şiir Ödülü’nü alan bu kitap neler çağrıştırıyordu, oradan söze başlayalım. Bir kez, diğer şiir yazan gençlerden farklı bir kulvarda koşturan biri Harun Atak. Adeta büyümüş de küçülmüş gibi, yaşının da ötesinde Mallarmé veya İlhan Berk ve Enis Batur’la aynı ırmakta yıkanıp bu şiir damarına yakın yerde kuruyor köprüsünü.
“Şiir sözcüklerle yapılır” tezine bakarak uçurumun dibine dalan bir söyleyiş bu Harun Atak’daki. Hani Ahmet Haşim’in saf şiire kavuştuğu yerde bulduğu Mallarmé’deki derinlik, Atak’ın da yoldaşı olmuştur. Keza günümüzün yetiştirdiği Bir Ahmet Hamdi Tanpınar gözüyle izlerseniz Harun Atak’daki gizliliği, inceltilmiş söyleyişi bir kez daha keyifle karşılarsınız.
Sesi, içeriğine uygun sözcükler. Bunları bir kuyudan ince iplikle çeker gibi yaşanılan ve yazmaya düşürülen şairin özerk serüveni: Harun Atak’ı anlamak, gençler arasında yerini ayarlamak okurun görevi bence. Varlık’ta ödül nedeniyle yaptığı söyleşide şunları söylüyor: “Tüm evren dile gelmek ve dile getirilmek için yarışır. Bir çiy damlasında yıkanan tırtıl, o damlayla soluklanan serçe kendi anlamını yürür.” Lirizmin seçkin örnekleri peşinde koştuğunu da söyleyen Harun Atak, dünyanın imgesel resmini yaratmanın peşinde: Hem de nasıl: Varoluşunu kazarak. Musa peygamberin kardeşi Kâhin Harun’a Eski Ahit’te biçilen sonla kendi varoluşunun kesiştiği yerden dillendirdiğini söylüyor bu ödüllü kitabını: Mallarmé’nin tek sözcükle hükümranlığını ilan ettiği şiir kurgusunda, gece karanlığını çağrıştıran sözcüklerle yarattığı evreni hatırlatmıyor değil, Atak’ın seçkinci birleşimleri:
“Ta ki; sisin dibinde kımıldayana dek Lir.” (s.33)
“Tenhanın dinginliğini giyinirim” (s.32)
Yukarıdaki örnek iki dizede de izleyebileceğimiz şey Harun Atak’ın seçmeci tavrı, incelikli şiir uğraşıdır öncelikle. Derdi dilin, boşuna ironik tavırlara kapılmadan vardığı yerde yeni sesler ve anlamlar yaratarak ilerlemesidir.
“Ben sizi orda bir incirden soydum, kirpiklerimle” (s.23)
Harun Atak, adındaki at koşturmasını ardına alarak, toz kaldırmadan uçuşu denemiş. Hep olgunluk mertebesinde yazmış Gecel’den beri. Sanki çocukluğunu hiç yaşamamış. Doğuştan şiirde konacağını yeri belirlemiş ve olgunluk sesini orada tamamlamış: İlhan Berk gibi inceleceği kadar incelmiş sesle konuşup gidiyor aramızda:
“Ben orda size hep bir tutam küfle yıkandım
Son telim de koptu / Kemanım artık tüm susacak” (s.20)
Ödüllerin yararı konuşulsun derim. İşte peş peşe aldığı iki ödülün yarattığı ayrıksı, üretken, bir o kadar da derinlikli bir ses olan Harun Atak’ı aramızda büyüten, dünyamıza katan nedenler. Sevgiyle selamlıyorum bu ozanı…
Harun Atak’la Söyleşi: Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah
Varlık Dergisi, 1258 Temmuz 2012
Peki, ama ikinci kitabımda ne yapacaktım? Kendime koyduğum eşiğin ötesine geçebilmek, ilk hedefimdi. Derken, Eski Ahit’te rastladığım bir bab gecemi aydınlattı: ‘‘Harun her sabah kandillerin bakımını yaparken sunağın üzerinde güzel kokulu buhur yakacak.’’ Sonra, ismimin izini bulmaya, gizini aralamaya koyuldum.
1990 yılında Çankaya’da doğdunuz. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrencisiniz. Varlık, Kitap-lık, Yasakmeyve ve Şiirden gibi edebiyat dergilerinde ve fanzinlerde şiir, yazı ve söyleşileriniz yayımlanıyor; ‘kan-dil şiir şeysi’ni hazırladınız ve Spleen Fanzin’i çıkarıyorsunuz. Ayrıca Haziran 2012’de yayın hayatına başlayan Noktürn Yayınları’nın genel yayın yönetmenisiniz. Kendiniz hakkında başka neler söylemek istersiniz?
Şiire ve yazına bir ifade aracı olarak sarılışımın, zamanla gündelik ritüellerimle yer değiştirmesi sonucunda, paylaşım niyetli bir eylemliliğe odaklanmış durumda şu günlerim. Samimiyetle izlendiğinde sokağı ve yaşamsallığı önemsemekle birlikte, edebiyatın mutfağına merak duyduğum, iyi şiiri, iyi edebiyatı bir nebze daha görünür kılabilmek adına taşın altına elimi değil, gövdemi koymaktan çekinmediğim görülecektir. Bununla birlikte; kat etmeyi istediğim asli yol, şiir oldu, olmaya devam ediyor: Tüm gayretim, kendimi gerçekleştirmek ve içimin dilini çözmek uğraşı en başından. Kimi zaman kendimi aramaktan yorgun düştümse de, kendimden kaçmak hiç gelmedi aklıma. Yüzleştim ve düş kurdum. Yüzleştim ve yazdım. Her seferinde, eğilmeye çekindiğim derinimi kurcalayıp, bir yangını devşirmeye çalıştım, içimden dünyaya doğru. İstedim, o yangına dönüşsün dilim. Ve sığınağım olsun, dil. Bunun için, biriktim, biriktirdim. Şiir, benim kendime ulaşmak için çıktığım yolda, beni bozgunlarımda büyüttü. Şiirden razı olmanın iç huzurundayım şimdi. Dilerim, o da benden razıdır.
2010 yılında Yasakmeyve Yayınları’ndan çıkan Gecel adlı kitabınız dosya olarak 2009 Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer görülmüştü. Ödüllerin genç bir şaire ne gibi katkıları var sizce? Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne katılma gerekçeniz neydi?
Ödülleri bir yük, bir sorumluluk olarak gördüm ben. Dengeli gidebilmek ve rüzgârın ihtişamında uçup heba olmamak için omuzlarıma yük almaktan çekinmedim. Malum, yol uzun. Yazacaklarım, yazmayı düşlediklerim, kendimde kurcaladıklarım çok. Ödüllerin şairin şiirle olan bağını pekiştirmesi için uyandırdığı şevk, her açıdan şiire yarıyor, özen ve sorumluluk yüklüyor. Ödülden sonra şiirlerime, durduğum yere, yaptığım işlere daha çok özendiğimi düşünüyorum.
Çocukluğumdan bu yana bende değişmeyen en büyük tutku, dergilerdir. Varlık’ın ilk tanıştığım edebiyat dergisi olmasıyla birlikte, edebiyatımıza kattığı değerler ve kazandırdığı isimlerin görkemi ortada. Böyle bir zenginliği vareden Yaşar Nabi Nayır ismiyle anılacak olmanın onuru, paha biçilemez benim için: Hele ki, ilk gençlik yıllarından başlayıp; fanzinler, dergiler derken yayıncılığa adım atmış bir genç için bunun ne anlama geleceğini düşünün isterim. Bunun yanı sıra belirtmem gereken bir diğer şeyse: Özeni, biçimi ve incelikli tasarımlarıyla kitaplığımda özel bir yer ayırdığım Varlık Yayınları kitapları arasına katılabilmenin tek yolunun ödüle değer görülmek olmasıydı, beni kışkırtan.
Nasıl bir yolculuğunuz oldu şiirle? Beslendiğiniz yerli-yabancı kaynaklar nelerdir? Ustalarınız kimlerdir?
Şiire beni götüren neydi? Yolum, nasıl ve neden şiire düştü? Hatırlayamıyorum. Doğrusu, bilmiyorum, anlamlandıramıyorum. İçsel bir dürtü olmalı. Yazgı demiyorum. Şu ya da bu şekilde beni şiir okumaya ve yazmaya yönlendiren hiç kimsem olmadan, el yordamıyla buldum şiiri. Benim şansım, rastlantının beni bıraktığı yerin, Türk ve dünya şiirinin doruk noktalarıyla kesişmesi oldu. Vasat ve herkes tarafından kolaylıkla tüketilen metinlerle pek vakit kaybetmeden, benim şairlerim diyebileceğim isimleri okuyarak başladım serüvenime. Ben yürüdükçe, yanımda olan isimlere yenileri eklendi, kimilerinden ayrıldım, kimilerine daha sıkı sarıldım, okuyor olduğum için kendimi şanslı hissettiğim yol arkadaşlarımdı her biri. Tekrar tekrar anmaktan onur duyduğum, iyi ki yaşamış ve yazmışlar dediğim isimlerse: Yine, hep, elbette Enis Batur, Stéphane Mallarmé, İlhan Berk, Gülseli İnal, Baudélaire, Orhan Kâhyaoğlu, William Blake, Lâle Müldür, Percy Shelley, e.e. cummings, Adonis ve Süreyya Berfe.
Genç kuşaktan aranızda kan bağı olduğuna inandığınız şairler var mı? Kimleri izliyorsunuz?
Genç kuşak söz konusu olduğunda, henüz ortaya konulmuş cılız(hacimsiz) verimlerle böyle bir kan bağı çıkarımına varılamayacağını, tatmin edici bir toplama ulaşılmadan bir sonuç veremeyeceğini düşünüyorum, bu çıkarımın. Buradan bakınca; hem kendi şiirlerimin toplamını, hem de kuşağımın öne çıkan şairlerinin toplamını düşündüğümde, böyle bir bağ göremiyorum. Başarılı bulduğum, şiirini izlemeye çalıştığım genç arkadaşlarım, benden yaşça büyük isimler az değil. Buna rağmen, isim anmanın beraberinde bazı incinmeleri de getirdiğini bilerek, bu kadarıyla yetinelim.
Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne değer görülen “Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Âh” adlı dosyanız nasıl bir süreçte oluştu ve ilk şiir kitabınız Gecel’e göre nerede duruyor sizce?
Hatırlıyorum da, Gecel’in yayımlanma sürecindeki beş aylık bekleyiş bile beni bunaltıyor, elime kalem alamıyordum (İç sıkıntısı, yazmayı tetiklese de, teknik sıkıntılar insanı kısırlaştırıyor!). Gecel’deki 35 adet şiir varsaydığım şey’in dışında, elimdeki tüm şiirleri yok edip yeni şiirler yazmak istiyordum. Yok etmek pek zor olmadı, zaten 3-5 şiir olduğunu varsaymaktan vazgeçtiğim şey vardı elimde. Bu süreç ilk şiirlere kıyasla daha tedirgin başladı açıkçası. Hemen her şairin ilk kitabı, daha dağınık ve biriktirdiği şiirlerden elenenlerle oluşur. Gecel’de de bu durumun geçerli olduğu görülecektir. Peki, ama ikinci kitabımda ne yapacaktım? Kendime koyduğum eşiğin ötesine geçebilmek, ilk hedefimdi. Derken, Eski Ahit’te rastladığım bir bab gecemi aydınlattı: ‘‘Harun her sabah kandillerin bakımını yaparken sunağın üzerinde güzel kokulu buhur yakacak.’’ Sonra, ismimin izini bulmaya, gizini aralamaya koyuldum. Ve yeryüzünde, Tanrı tarafından Kâhinlik görevinin ilk kez verildiğine inanılan Musa Peygamberin kardeşi Harun’a ulaştım. Kitabî ve teslimiyetçi mistisizme düşmeden nasıl kendimi bulabilirdim bu öykünün içinde, oradan nasıl bir şiir çıkarabilirdim, onu aradım. Günlerce hiçbir şey yazmadan, çatısını kurmaya çalıştım Tekvin ve Hiçlik Kitabı’nın. Uzun yürüyüşlere çıktım, uzun yolculuklara. Harun’a dair ne buldumsa, okudum. Eski Ahit’in Harun’a biçtiği son, benim varoluşumla kesiştiğinde, yazmak kaçınılmazdı artık. Ve Gecel’in matbaaya gittiği günün akşamında koyuldum yazmaya. İlk gelen parçalardan en derli toplusu, kitabın ilk şiiri olarak kurduğum, ‘‘Sunu—’’ oldu. O heyecanla, bu dosyanın o anki muhtemel ismini de(Tekvin ve Hiçlik Kitabı) önüne ekleyerek, Varlık’a gönderdim. Temmuz 2010 sayısında yayımlandı şiir. Ne mutlu ki bana, iki sene sonra bu sayfalardan, bunları aktarabiliyorum.
Tüm bunlardan sonra bakınca, Gecel’e nispeten daha sıkı dokunmuş, düzyazı şiire özerk bir alan açan, dildeki gereksiz oyunlardan sakındığım bir dosya oldu. Ben bu dosyanın her sözcüğünü, her dizesini eksilerek yazdım. Yeri bende oldukça anlamlı olmakla birlikte, yine de, Gecel’e göre nerede durduğuna okur karar verecektir.
Dosyanızın ilk bölümündeki şiirler lirik bir yapıya sahip ve belli bir özneye sesleniyorsunuz; ikinci bölümündeki şiirler ise epik bir dokuya sahip ve şair kimi yerde “ben” diyerek kendini işaret etse de, çoğunlukla ortalarda yok ve hiç kimselere seslenmeden, bir göz, bir kulak olarak dünyanın imgesel bir resmini çıkarıyor. Bu iki farklı üsluptaki şiirleri tek bir dosyada toplama gerekçeniz nedir?
Yukarıda dosyanın hazırlanış sürecinden söz ederken, ikinci bölüm şiirlerinin nasıl yazıldığını aktarmaya çalışmıştım. Her ne kadar, şiirimi usun etkinliğiyle oluşturmaya dikkat etsem de, şiirin o kaçınılmaz yasası kendi biçimini belirledi. Bir yandan ‘‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı’’ şiirlerine odaklanmış; bir yandan da âh’a ve aşk’a düşmenin verdiği duygu yoğunluğundan olacak, ‘‘Ya da Âh’’ başlığında şiirler kurmaya başlamıştım. Eskitilmiş kâhırlı, bol acılı, arabesk bir lirizmi öne sürerek, şiirin en kadim dili olan lirizme karşı topyekûn alınan cepheyi çocukça bir gaflete düşmüş gördüğümden, lirizmi nasıl dönüştürebileceğimi ya da lirizmin seçkin örneklerinin nasıl verilebileceğini sınadığım zamanlardı. Zoru sevdiğimden olsa gerek, belki de lirik şiirlerde en çok tüketilen ünlemi; âh’ı aldım önüme. ‘‘Âh: run ki, çölüdür kendinin’’ dizesine vardım. Diğer şiirler kısa bir zaman diliminde sağanak biçiminde indi. İlkin sadece lirik şiirlerden oluşan bir dosyayı düşündüysem de; gerek elimdeki toplamı paylaşma sabırsızlığımdan, gerekse daha önce de söylediğim gibi; kitabî bir şiir tehlikesini kırmak adına, ‘‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Âh’’ çatısında birleştirmeyi uygun buldum tüm şiirleri. Sonra sordum kendime: Ki, ikinci bölüm şiirleri Harun’u ararken, ilk bölüm şiirleri Ahrun’da kaybolmamış mıydı, zaten?
İmgeci bir şair olduğunuz, sıfatlara ve benzetmelere özel bir önem verdiğiniz söylenebilir. Ani taşmaları olmayan, usulca ilerleyen fakat yoğunluğuyla dikkat çeken bir şiir diliniz var. Şiirde anlam ve imgenin yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben evreni imgelerde tanımladım, kendimi de. Okur serüvenimde, anlamdan soyutlanabilmiş bir şiirle tanışmadım. Anlam, o kadar çetrefil bir konu değil, bende. Anlam, dilin içinde, dilden bağımsız varolur. Tüm evren dile gelmek, dile getirilmek için yarışır. Bir çiy damlasında yıkanan tırtıl, o damlayla soluklanan serçe kendi anlamını yürür. Anlamla ilgilenmediğimi, olsa olsa anlatmaya, anlatıyor olmaya karşı mesafeli durduğumu söyleyebilirim. Ben bitimliliğinin farkında, bununla çoktan barışmış, bir göz, bir kulak olarak dünyanın imgesel bir resmini çıkarıp; izlenimlerini aktardıktan sonra, bunun içsel doyumuyla göçüp gitmeyi düşleyen bir ölümlüyüm. Varoluşu’mu kazmak, yegâne saplantım. Bu esnada gördüğüm, hissettiğim açmazları, dilim döndüğünce işaret etmeye çalışıyorum. Labirentler kurmak değil şiir bende. Labirente dalmaya korkmak hiç değil. Çıkış noktasında, alevi kendini ışıtmayan bir kandil olmaya özeniyorum sadece.
Son dönemde şiirimizin izlediği yolu farklı yönelimleriyle birlikte değerlendirebilir misiniz? Sizce kitle ile şiir arasında nasıl bir irtibat var ve olmalı?
Şiir, artık tek bir merkezden, mütevazı çabalarla ortaya konan dergiler ve fanzinlerden akmıyor. Nicelikte çok kabarık, nitelikteyse cılız kalan metinlerin internet ağıyla dolaşıma girdiği, söyleyecek sözü olan herkesin, nispeten özgürce yazıp, paylaşabildiği bir dönemde yaşıyoruz. Gündelik hayatlarımızdaki bölünmüşlüğün, her yanından kuşatılan bireyin tüm yaşamını etkilerken, şiirde de farklı paylaşım alanları ve farklı yönelimler doğurması kaçınılmazdı. Bu çok sesliliği önemsiyorum. Farklı yönelimler, farklı alanlarda kendi yaşam biçimini varsıllaştırıyor.
Son dönem şiirimizde görülen bariz yönelime ve buradaki asli tehlikeye dikkat çekerek, daha geniş bir tahlili, çoktandır yazmayı düşündüğüm bir yazıya bırakmak istiyorum. Toplumcu gerçekçi şiir ve imgeyi önceleyerek yazılan lirik ya da a-lirik şiir, mevziini korumakla birlikte, çoğu zaman içi boş bir güldürünün ötesine geçemeyen, sözümona ironik metinlerin şiir olduğu varsayılarak yayımlanışındaki belirgin yükselişi görüyoruz. Vasatın dilinin, eğlence ve güldürünün sempatisinden güç alarak görünür olmasının, şiir sanılmasının sonuçları ağır olabilir. Kendini gerçekleştirebilmiş şairler tarafından, ironisi, gönderisi sağlam, sıkı dokunmuş, keskin bir zekâyla örülmüş şiirler yazılsa da bu şiirlerin günümüzün ironik görünen şiir bolluğunda ıskalanma olasılığı, üzücü.
Kitle-şiir ilişkisine gelince; kitlelere seslenmeyi görev bilmiş, kitlelerin beğenisini kazanmış hiçbir şaire gönül indirmedim. Kitlenin dili, iktidarı doğurur, gücü önceler. Ben kendi adıma, bir kitleye, topluluğa dâhil ya da lider olarak güçlü görünmekten, güç kazanmaya çalışmaktan, hayâ ettim hep. Dolayısıyla, kitleyle şiir arasında herhangi bir irtibatı, yakınlaşma çabasını gerekli görmüyorum. Şiir kendine, içinde var olacağı mütevazı bir sıkı okur çevreni oluşturabilirse, bundan sevinç duyarım.
Şiir Kelimelerin Dinidir / “Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah” Üzerine
Yasakmeyve, 63 Sema Güler
Şair ruhtaki bütünle parçayı, soyut ile somut arasındaki gerilimi veya uzlaşmazlıkları hiçlikle dolulaştırıp, çağların içinden geçen bir serüvenin nosyonunu ifşa edebildiği oranda şiirinin sonsuz uzamda devam etmesine olanak sağlıyor. İşte tam da burada ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’, bu nosyon ve bağışlanma şiirinin imkânlarını genişletici zihinsel ve biçimsel koordinatlara sahiptir demekte bir sakınca görmüyorum.
Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. (Eski Ahit / Tekvin, Bap 1)
Karanlık dünyanın bizi yaraladığı başlangıçta bırakılmışız hepimiz. Hiç kimsenin tanrının huzurunda ‘masum’ olmadığı engin yalnızlığın içindeyiz. Göğün gücünden, aşkınlığından ve ulaşılmazlığından ötürü kimi şairlerin ilk günahın (doğmuş olmanın) kefaretini belirtmekle kendini yükümlü kıldığını düşünüyorum. Kutsallık diyalektiğine uygun olarak gecenin aydınlık yakasına uzanan bu şairlerin, sözcüklerin büyüsünü üfleyerek ‘ölümsüzlük’ dağıtma çabası ne kırılgan bir konumlanıştır yeryüzünde. Öyleyse şiir ilk günah ve varoluşa dair bir kefaret ya da bağışlanma ihtiyacı mıdır? Bulmaya uğraştığımız tutarlılık ‘bağışlanmış’ olmamanın zihnimize soktuğu bir şey olsa gerekir. Öyle olduğunu kabul ediyorum. Şair ruhtaki bütünle parçayı, soyut ile somut arasındaki gerilimi veya uzlaşmazlıkları hiçlikle dolulaştırıp, çağların içinden geçen bir serüvenin nosyonunu ifşa edebildiği oranda şiirinin sonsuz uzamda devam etmesine olanak sağlıyor. İşte tam da burada ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’, bu nosyon ve bağışlanma şiirinin imkânlarını genişletici zihinsel ve biçimsel koordinatlara sahiptir demekte bir sakınca görmüyorum.
Ben orda sizi uyuyan suyun isiydim hep… (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 20)
Başlangıçta ve her türlü tarihsel ya da kozmik döngünün sonunda su vardır. Yanıp islenen bir acının ve oradan hiçliğe uzanan bilincin harekî tezahürlerindendir sudaki islenme. Yukarıda alıntıladığımız uyuyan sularda dizelerin kımıldamaya başladığı yerde bizi bekleyen şey; bütün koşul ve hallerin ikili anlamına saygılı olan sismik muammadır. Kutsal söylenceler, su epifanileri ve tapımlarında mekân ve zaman açısından farklılıklar olsa da hepsi suyun kutsal değerini ortaya koymakta kozmolojik bir yapıyı oluştururlar.
Hintçe bir metinde Veda geleneğini özetleyen şu deyişe rastlamaktayız: ‘Su, sen her şeysin tüm varoluşun kaynağısın’ ve yine şöyle devam eder:
Tanrı eserini canlandırmak için suyu kullanmıştır. Ve cehennem alevleri içinde olan biri İbrahim’e şöyle yakarır: Ey babamız İbrahim acı bana! Lazar’ı gönder de parmağımın ucunu suya batırıp dilimi serinletsin. Bu alevlerin içinde acı çekiyorum. (Mircea Elieda, Dinler Tarihine Giriş / s. 196)
Ne tür bir kültürel örüntü söz konusu olursa olsun ‘su’, ritüellerde, ikonografide her zaman aynı işlevi görüp şiirde köz olur, islenir, beklemeyi öğrenir…
Öyleyse kurtuluş nerede?
Arı bulutlarında göğün— İç içe!
Şimdi özsuyunuz: Bağışlandığım vaftiz. (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 22)
Bütün tohumların taşıyıcısı olan su ilk özü simgeler. Suya batma, biçimlerin biçimlerini kaybedişidir ve varoluş öncesindeki ayrışmamış olanla yeniden vücud bulmak, birleşme arzusudur. Suda her şey erir, her biçim parçalanır, her geçmiş tarih olur.
Suya batan kişi, tıpkı günahsız bir çocuk gibidir, geçmişi yoktur. (Mircea Elieda, Dinler Tarihine Giriş)
Erginleme ritüellerinde bu nedenle su hep bir ‘yeniden doğum’ bahşeder. Tohumlar açısından büyülü olan tüm imkânların kullanıldığı yukarıdaki ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’ dizeleri de su ile aynı kaderi paylaşmıyor mu?
Bekledim, ayın aurasıyla belirsin izler
Bekledim, çözülsün yol, önümde (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 58)
İnsan gibi ayın da bir duygusal tarihi vardır. İnsan gibi ölümle noktalanan çöküşü vardır ayın. Bu yüzden ay simgesi dizede (muska, ikonografik bir işaret) etkin olan ay güçlerini tümüyle belirleyip bünyesinde toplanmıştır şiirin. Eski insanlar için anlamlı her şey mutlak gerçeklikle ilgilidir ve kutsal değeri vardır. Burada, bizim şiirde öncelikli amacımız ay hiyerofanileri ve getirdiklerinin çözümlenmesidir sadece.
Güneş her zaman olduğu yerde kalır ve asla bir ‘oluşum’ içine girmez. Oysa ay büyür, küçülür, kaybolur, tüm evrene hükmeden oluşum, doğum ve ölüm yasasına boyun eğer. (Mircea Elieda, Dinler Tarihine Giriş / s. 167)
Bir Bâbil ilahisinde ay ‘kendi kendine büyüyen bir meyve’ olarak betimlenir. Kaderi yüzünden kendi özünden doğan. Modern insan, sezgileriyle herhangi bir kozmik gerçekliğin arkaik insanların zihninde uyandırdığı zengin ayrıntıları ve armoniyi anlayamaz. Ayın erdemleri, simgeler aracılığı ile yönlendirilir. Yine ayın erdemleri üzerine belirli ritimlerin etkisi altında kaldıkları (yağmur-gelgit) ayın etkisi altındadır. Mesela ‘ay sulardadır’, Hint inanışlarının belli başlı ana motiflerindendir. Bâbil ve Kızılderili ay tanrıları, İran su tanrıçası Ardvisura Anahita’nın ‘yeniden doğuş’ umutlarının gerçekleşebileceği inancını vermesi gibi bir’leyeceğini düşünüyorum ilgili dizelerde:
Aysız saatlerin yasıdır artık, bizi birleyen
Gecenin sunağında kenetleyen kasıklarımızı—
Ah ki, yapraklar düştü, cennetine indik narın. (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 24)
Yedinci Levha’nın önündeyiz şimdi: Zamanın çekirdeğinde. Kadimin etine sindiği yerden yayılıyor kesif mührü varoluşun. Kabuğu sıyırıp, aynanın ağusuna iniyoruz. Pusula kırık— Parçalanmış kovanlardan akan sayrıl sanrı ve kımıltısız silueti ilencin. Güzün kekre tınısında sezilen silik öyküde donakalıyoruz. “Ölümün sesi yoktur’’ diyor, Kâhin. (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 31)
İşte böyle eli bağışlarla dolu ya da gövdesi bir ağaçtan çıkan dizelerin dip dallarındaki kapalı portizyon, izlemeye alışkın olmayanların alışmış olduğu seslerden farklı bir kulak terbiyesine tabi tutuyor okuyucuyu. Yazanın çektiği irili ufaklı acıların ölçüsüyle uyumlu olan seslerin mührünü kazıyor ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’. Bunu yalnızlığın şefaatine sığınarak yapıyor. Giyotin gibi bir inanç; o kadar ağır o kadar hafif (F. Kafka) monolojik bir perdeden (yeryüzünden) toprağın en altında uyuyan çekirdeğinin kalbine doğru çok sesli kanon biçiminde sürdürüyor kendini.
Birdenbire gerindi aziz ten: Kün. Sağır bellek yırtıldı… Söküğüydük vakitsiz çılgınlığın.
Bir yangını soyunduk.. Kimsesiz. (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 40)
Gerçekte olup biten de budur: Sağır ve her şeyin yitirilmiş olduğu tuhaf yorgunluk ve iç sıkıntısı arasında gezinen bir dünyadan seslenir bu yüzden şair. Cesareti kırılmış iki büklüm olan belleğin mevcut çınlama sesidir artık, minör-kopuş gerçekleşene kadar. ‘Kimsesiz’ ama gönüllü mahrum varoluştan yanadır yazılanlar.
Zaman dedik, sığınarak yaprağın damarlarına, zaman: Hiç’tir. ( Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah /s.37)
‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’da gezinen okuyucu, orada, şairin soyut taşların derinliğine bıraktığı damarları duyumsayabilir ve sonra o taşın kozasını yine kendi elleriyle ördüğünü izler şairin. Ben mitosunu inşa etmeye karakterize olan modern şiirin gizli yasaları, muhtemel bir parçalanmayı da göze alır, hiçlik durumuna ulaşır. Bu bir nevi şiirin azami değerini iade etmekten çekinmemektir. Harun Atak bu iadeyi şiirlerinin kemiği ile yapmıştır.
“Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’da yanan buhurun kokusu epey sert. Oldukça zor. Yoğun ve dikkat çekici. Solunması kolay olmayan bu kokuyu içinize çektikten sonra bırakmanız da zor. Kör karanlıkta, kendini yolda, evrenin ve varoluşun gizine eğilerek aramanın sakin, buruk, bilge, ağır ağır akan şiirleri bunlar.’’ (Suyun Uykusunda Şiir / Kahraman Çayırlı / Kitap Zamanı)
Modern şiirin sorumlulukları, akla daha genel anlamda total olanı yenileme ve dönüştürme işlevlerini üstlenmek ise; bu sorumluluğu üstlenen gencecik bir şairin poetik tekabüliyetlerini ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’ kitabında “personal epic”i dramatik yapıyla kullanmayı başararak hizaladığını düşünüyorum. Valery şiiri ‘uyanık şuurun bir işlevi’ olarak görüyor. Bu bağlamda şair, ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı’ şiirlerini saf bir zekânın ürünü olarak örüp Mallermé’nin o bahsettiği ‘kelime sarraflığına’ doğru uzanan yolunda matarasını dokunaklı mücevherimsi seslerle dolduruyor.
Kullandığı sesler, dizeler çoğu zaman ‘gösteren’i değil ‘gösterilen’i veren sofistler gibi içe yolculuk yapıyor ve romantikler gibi de duygulandırıyor kimi zaman. İki ayrı eklemde kurulan şiirler: Birinci bölümde; lirik özne hazzı ve hüznü sevi ilişkisiyle yoğurup karşısındaki kadına seslenirken, ikinci bölümde; hiç kimselere seslenmeden kendi iç yolunu yürüyüp, kendi kuyusuna bağırıyor sessizce.
Aidiyet sorunu gök cisimlerinin bitip tükenmeden dönmesiyle çok daha derinlerde yatan bir bilgiye dayanır şiirde. Bu yüzden doğmuş ve ölen şeyler ‘hiçbir başlangıç kalıntısı’ gibidir, ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’da. Söz konusu olan bu şiirlerde var olan hüzün kodları ile öznenin farklı karakterler ve anlatımlar yoluyla parçalanma ameliyesidir. Şiirindeki koordinatları mistisizmden modernliğe uzanan bir koridor içinde hizalanmış kozmopolit odalardan geçirerek dilin nirengisine bağlamak zahmetli bir şeydir. İşte zamanın kendisini bir anda var ederek bu koridora bir kandil bırakılabileceğini ‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’ ile anlatıyor bize Harun Atak. Dilsel kodların veya içinde yaşadığı sürecin düzlemini, şiirin maddi taşıyıcısı olan kelimelere estetikle indirgiyor. Ve şiirini üç boyutlu formlarla inşa etme minvalini başarıyor.
‘Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’ kitabında çürümenin ‘baş aşağı’ edilen kozmosu: Kendine geri dönüş’ü çağrıştıran son dizeleri ile kutsal kitap Eski Ahit arasındaki (son 50 Bap) o buruk bahçe kapısı aralığında duralım istiyorum.
Unutuş, bazen: Bir ayracın kırılışıdır,
beyazKöklerinden biçimler kemiği
:
Çürür. (Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / s. 42)
O zaman kemiklerimi buradan götürürsünüz. (Eski Ahit / Tekvin, Bap 50)
Şiirde Tinselliğin Boyutları: “Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah” Üzerine
Varlık, 1270 Volkan Hacıoğlu
Elbette ki bu sonsuz bir arayıştır. Bitmek bilmez bir yolculuktur, başı sonu olmayan, ucu bucağı bilinmeyen “kendine tenha bir yokülkeye…” edilen maceralı bir Hicret! Harun Atak, en baştan zoru göze almış bir şair. Şiirin ruhuna dalmış. Öyle bir minval üzre söz alıyor ki artık ne genç ne yaşlı… Şiiri, Schrödinger’in kedisi gibi, ‘ne ölü ne diri’ ve adlandırılamaz olandan giderek tanımlanamaz olana, Bilinmeyen’e doğru yol almakta.
Modern sanatın kurucularından Wassily Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı çığır açan eserinde Maeterlinck’i ilk peygamberlerden ve ilk kâhinlerden biri olarak tanımlamaktadır. Şiirde sözcüklerin asıl ve dışsal anlamlarından ayrılması ve içsel bir ihtiyaca cevap verecek şekilde kullanılması sayesinde içsel armoni yakalanabilir. Kandinsky’ye göre, Maeterlinck sözcükleri çok ince bir değere kavuşturarak kullanmaktadır. “Saç gibi bilindik bir sözcük bile, belirli bir biçimde kullanıldığı takdirde, keder ve umutsuzluk atmosferini pekiştirebilir.” Kandinsky’nin nesnel olmayan sanat kuramına dair devrim niteliğindeki eseri, muhafazakâr Eliot’un nesnel bağlılaşım teorisine karşı olarak okunabilir. Günümüzde nesnel bağlılaşım teorisinin modern ve postmodern şiir tahlillerinde yetersiz kaldığı gerçeği göz önüne alındığında, böyle bir ‘okuma’ şaire, şiir eleştirisine ve genel anlamda şiir sanatına yeni bakış açıları getirebilir.
Sanatta somuttan soyuta geçişi anlamak için, Poe’nun ve Maeterlinck’in eserlerinin karşılaştırılması yeterli olacaktır. Sözcük ruhun yaşam alanına taşındığında o şiirin Stimmung’a sahip olduğundan söz edilebilir. Stimmung, tam bir çevirisi olmayan sihirli bir sözcüktür. Kandinsky bu sözcüğü “doğanın asli ruhu” anlamında kullanmaktadır. Buna belki kabaca şiirin akordu diyebiliriz ki bu ifade de Stimmung’un sihrini bozmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Lorca’nın Duende’si neyse ya da Goethe’nin ‘Daymonik Olgu’ diye adlandırdığı şey neyse, şiirde Stimmung odur.
“Alevi kendini ışıtmayan bir kandil olmaya özenen” Harun Atak’ın Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah adlı eseri, Stimmung olgusuyla şiirde tinselliğin boyutları bağlamında örtüşüyor. Kitaptaki şiirlerin belirli bir akordu tutturdukları söylenebilir. Özellikle ‘minval’ sözcüğüne yapılan sürekli vurgu, bu şiirlerdeki Stimmung’un bir işareti. Maeterlinck gibi, Atak da insanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliğini ruha hitabeden ezoterik bir ‘insanlık hâli’ içinde ifade ediyor: “Oysa Ahit’in gizine erebilmeliydi Kâhin… Yedinci Levha’nın önündeyiz şimdi: Zamanın çekirdeğinde. Kadimin etine sindiği yerden yayılıyor kesif mührü varoluşun. Kabuğu sıyırıp, aynanın ağusuna iniyoruz. Pusula kırık – Parçalanmış kovanlardan akan sayrıl sanrı ve kımıltısız silueti ilencin. Güzün kekre tınısında sezilen silik öyküde donakalıyoruz. Ölümün sesi yoktur, diyor Kâhin.”
Kandinsky’nin “Yalnızca gerçek sanatçılara değer veririm. Onlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, içsel yaşamlarını tümüyle özgün bir biçimde ifade eder, yalnızca bu amaca ulaşmak için çalışırlar” sözlerindeki gibi, Tekvin ve Hiçlik Kitabı’nda Harun Atak bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde o ‘tehlikeli bölge’ye, gaib’e, geri dönüşü olmayan yola adım atıyor. Marcel Proust’un madlen kek ve çayı dünveyi bir komünyon âyinine dönüştürerek hafızanın dehlizlerine dalması misali, somuttan soyuta doğru giden bu yolda sözcüklerin kabuklarından sıyrılıp içlerindeki töze ulaşmak ve ruhsal anlamlarını açığa çıkararak yeni tinsel tınılar keşfetmek şairin başlıca amacı gibi görünüyor. Bu nedenle, eserin bütününde sürekli bir hareket ve yolda olma hissi söz konusu. Sözcükler dinamik bir karakter kazanarak ve âdeta birbirlerinin içinden geçerek şiiri ‘altüst’ ediyorlar. Eserde bu poetik hareketlilik gerekli, giderek kaçınılmaz ve baş döndürücü bir hal alıyor.
İç ses’ini ifade etmeye çalışan şair, şiirini minvaller üzre kurmaktadır. Ceviz Minvali, Kemik Minvali, Beş Duyu Minvali, Sin Minvali, Spleen Minvali… Bu minvaller birbiri ardına sıralanmaktadır… “Ta ki; sisin dibinde kımıldayana dek Lir.” Ezoterik bir infilaka ulaşmak için varoluşunu kazmak, şairin yegâne saplantısıdır. Bu saplantı kimi zaman sözcüklerin yinelenmesi yoluyla onları bilinen harflerden oluşan gerçek ‘çizgi’lerinden çıkarmaya kadar varmaktadır. Ancak bu sayede ulaşılmaz olan sezindirilebilir. Sözcükler anlatmak için değil, sezindirmek içindir. L’innommable Minvali, adlandırılamayanın milâdıdır. Sözcüklerle yapılan bir tür mesmerizmdir. “Çöküş: isimsiz kılınmasıdır eşyanın.”
“Beş Duyu Minvali ya da Bir Çeperin Yırtılışı” şiiri, Lautréamont’un beş duyuyla kuşanmış bir insan varlığının sınırlarını keşfettikten sonra duyduğu hayal kırıklığını ve karamsarlığını yeniden yaşa(t)maktadır: “[…] Ben ki hep izlerini koklarım çığlıkların/ Fısıldayan, cisimsiz uyanışını/ Ürperişin yankısıyla irkilirim, acı// Ürperiş, bazen: Bir çeperin yırtılışıdır, lekeli.” Tekvin ve Hiçlik Kitabı’nda Stimmung’un en belirgin olduğu, tekinsiz varlığını ruha en çok hissettirdiği şiirlerden biridir bu. Maeterlinck’in şiirlerinde olduğu gibi, bu şiirde de “ruhsal karanlık, bilinmeyenin verdiği güvensizlik ve korku” şairin tüm dünyasını kaplamıştır.
Harun Atak’ın şiirlerinde Maeterlinck’ten çok, Mallarmé etkisinin göze çarptığı düşünülebilir. İlk bakışta belki bu yüzeysel gözlem doğru gibi görünebilir. Ancak “gövdeyi boşverin, ruhu verin,” diyen Maeterlinck’i Mallarmé’den ayıran en önemli özellik, ‘çağrılmadan gelen’ ölüm metaforunun bir saplantı hâlindeki Stimmung’un ta kendisi olmasıdır. Maeterlinck’in şiirlerinde “nesne, madde olmaktan çıkar ve kalpte kendisine özgü bir titreşim oluşturur.” Bu yönüyle Tekvin ve Hiçlik Kitabı’nın ana damarı Mallarmé’ye değil, Maeterlinck’e bağlanmaktadır: “Bozgunun konsolları geziniyor oyukta. Çöküntü. Magmanın kovuğunda yankılanan iç ses: Cenin. Suyun tinine mezamir. (Yoğruldukça, sarıldıkça uğultusuna) Kıpırtı yok—”
Elbette ki bu sonsuz bir arayıştır. Bitmek bilmez bir yolculuktur, başı sonu olmayan, ucu bucağı bilinmeyen “kendine tenha bir yokülkeye…” edilen maceralı bir Hicret! Harun Atak, en baştan zoru göze almış bir şair. Şiirin ruhuna dalmış. Öyle bir minval üzre söz alıyor ki artık ne genç ne yaşlı… Şiiri, Schrödinger’in kedisi gibi, ‘ne ölü ne diri’ ve adlandırılamaz olandan giderek tanımlanamaz olana, Bilinmeyen’e doğru yol almakta. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, başarının ve başarısızlığın, dahası dünyevi ve uhrevi olanın sınırlarının dışına taşmış bir algı kendini ya da kendisi sandığı şeyi sorguluyor. Stimmung’un onun şiirindeki tanımı: “Oluş’un ve Bakış’ın bağışlanmayan hatası!”
“Bak bu yol kızılca yangınlara gebedir/ Sarsılır yanlış uyumunda çığlıkların// Dedikçe soyunur sızısı zamansızlığa/ Kapanır dehlizlerinde eksik levhalar// Dinlenir dinmez oyukları şakakların/ Kırılırsa günebakanlar beyazlığından.”
Kerem’in Yaktığı Gül’ün İzi: Gülde Kerem Yangını Üzerine Birkaç Söz
Gösteri, 323 Seher Özkök
Kalbi koruyan kaburgasını kayalıklara vuran şiir öznesi, ateş ve kanın bir aradalığını, arzu ve bedenin aynı andalığını vurgularcasına “kankıvılcım” çıkarır sözcüklerin içinden. Kalbin korumasızlığıyla çatlayan atlarını/arzularını huşuya eriştirir ve hırkasını giyer; beden, ruh ayrımı hem ortadan kalkmıştır, hem oradadır; arzuyu içererek aşmıştır şiir öznesi; mistiktedir, hırkasını giymiştir.
Gül, tüm naifliğiyle dökülmüştür bu coğrafyadaki varoluşumuza. Gül-bülbül hikayesi anlatır koca bir Klasik Osmanlı Şiiri. Mazmunlar elindedir klasik şairlerin, değerli taşlar gibi. Bir kuyumcu titizliği ile işlenir, bir araya getirilir ve düzenlenir, bir gerdanlık gibi usulca takılır masum boynuna şiirimizin. Klasik Osmanlı Şiiri’nde yeni bir şey söylemek/yaratmak bağlamında bir çaba yoktur, tarihi ve toplumsal dinamikler çerçevesinde olması da mümkün değildir. Yaratmak yahut yaratıcı olarak insan mefhumu modernite’nin getirisidir çünkü. Tanrıyı yerinden ederek merkeze insanı koyan modernitenin. Oysa Klasik Osmanlı Şiiri’nin dönemi düşünüldüğünde- en azından mazmunlar dağılmaya ve çeşitlenmeye başlayana kadar aslolan aynı şeyi farklı biçimde söyleyebilmektir, üslûptur. Bir zanaattır Klasik Şiir, incelikli bir zanaat, san’at değil. Peki bu “aynı şey” nedir? “Aynı şey” arzunun aktığı tek merkez güneş/gül/mum ve etrafında raks eden/ona çekilen zerre/bülbül/ pervanenin hazin öyküsüdür. Bu öykü Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da belirttikleri biçimiyle, despotik rejimlerde, bütün göstergelerin- ekonomik, toplumsal, kültürel- despota akması, arzu nesnesinin, arzunun merkezinin despot olması ile ilgilidir. Benzer bir biçimde Ahmet Hamdi Tanpınar da “Saray İstiaresi” kavramsallaştırması ile aynı şeyi söyler. Bu noktada “gül ile bülbül” arasındaki ilişki, padişah ile toplum arasındaki ilişkisinin estetik boyutta dile getirilişidir.
Bu teorik arka plandan güç alarak Harun Atak’ın şiirine açıldığımızda, karşımızda “Kerem”i görürüz, Aslı’nın bedenine ulaşamayan, düğmelerin açıldıkça kapandığı, iktidarla kitlenmiş bedene ulaşamayan kişisel arzusuyla Kerem, orada yanmaktadır. Yanışı, Gülde Kerem Yangını bağlamında düşünüldüğünde bir özgürleşmedir, yangını ile Kerem tüm arzuların odaklandığı despotun estetik tezahürü olan güle saplanmamakta, yanarak bireyleşmekte, bireyleşmesine vesile olan eylemle gülü/iktidarı yakmakta, arzuyu serbest bırakmaktadır.
Arzunun serbest bırakılışının ilk izini Ahmet Haşim’de görürüz. Bülbül averedir üstelik kanlıdır onda. “Âteş gibi bir nehir akıyordu/ Rûhumla o rûhun arasından” dizeleriyle artık arzu Klasik Şiirdeki despota kitlenmiş katılığını kaybetmiştir, erimiştir, akışkandır. Ateş, eritmiştir tüm katılıkları, “Katı Olan Her şey Buharlaş(makta)dır” Marshall Berman’ın ifadesiyle. Bu akışkanlığın coğrafyaya yayılması, bu akışkanlıkla şiir öznesinin hemhal olması, arzu/doğa/özne iç içeliği, diyaloğudur Gülde Kerem Yangını. Kerem gülü yakmış, eriyen her şeyle beraber doğaya karışmış gibidir. O kadim anlatının Descartes’ın lanetli Özne/Nesne ayrımının, Eski Ahit’in doğayı ayırıp şeytanileştirmesinin de öncesine gitmektedir söz konusu şiirleriyle Harun Atak. Ayrılmamışlığa. Ancak bunu hesaplaşarak yapmakta, kademe kademe insan-doğa arasındaki aşk-nefret ilişkisini seslemekte, ardından akan bir suya, durağan bir taşa, unutulmuş bir ormana karışmaktadır. Bir salyangozun bilgeliğine karşı gül ve gizde acemi bir insan-oluşu deneyimlemekte/okura deneyimletmektedir: “Salyangoz; Ustasıdır yolun, yokuşun, izlerin/ Ben acemisiyim gülün ve gizlerin”
Oku ile başlayan metin ilk emri “İkra” olan Kur’an’a gönderme olmasının ötesinde, karanlığı ve ondan ateşle/güneşle çıkan zamanı teğellemektedir şiire. Zamanın sahibi olmaya çalışan insanın- daha çok erkek insanın- arzusunun sesidir “Zamandar I” Julia Kristeva “Kadınların Zamanı” adlı makalesinde zamanı düşündüğümüzde akla erkeğin, mekânı düşündüğümüzde- varoluşun ilk mekânı olmaktan hareketle- kadının geldiğini söyler. Bu noktada “Zamandar” eril bir şiirdir, erkle başlar, “Oku” ibaresi emir kipidir, iktidarı gerektirir, ayrıca okuma eylemi de metin üzerinde tahakküm kurma biçimidir doğası gereği. Şiir öznesinin iktidarı, okuru iktidara çağırmakta gibidir. Buna ek olarak, bilincin/dilin/toplumun alanı zamansaldır; dil öncesi ise mekânsal. Sözcüklerin dizilişi ve ilerleyişi zamanı gerektirir. Dile hakim olmak, zamana sahip olmaktır aynı zamanda, şiire hakim olmakta “zamandar” olmayı gerektirir.
Bu denli güçlü bir erkle, zamanla başlayan “Gülde Kerem Yangını”, çok kısa bir süre sonra “Zamandar III” te nereye evrileceğinin sinyalini verir: “Doğa nesne değildir, bir şey değilim ben/Zamansız ve zamandar ama sonsuz değil.” Doğadan ayrılmamış bir şiir ben’i vardır ortada, hatta bizatihi doğa. Zamansız yanıyla ve zamanın üstüne sinmişliğinden, yahut devr-i daiminden dolayı zamanı sahiplenişinden ötürü doğa…
“Zamandar”ı aşan/aşabilen okur nedensellik silsilesine kapılır kitabın “Çün” bölümünde. “Sunu” insanın düşkünlüğüne/dûn-ya’ya inişine bir yan bakış ile başlar. “Ben bozgunuydum bengi meleğin.” Ebedi meleğin, saf ve sonsuz olanın dünyaya düşmüş kararmış ve ömre hapsedilmiş hâli olarak insan… Trajedinin sunusudur “Çün” bölümünün ilk şiiri. Bu bölümün ilk şiiri “Çün” ise kir/avuntu/korku/göz/oyalanma/bellek/ enkaz olarak tarih- ki Paul Klee’nin “Tarh Meleği”ni çağırır- kaburga( Adem-Havva ilişkisi ve aşkın parmaklığı olarak) üzerinden insan varoluşunun zeminini yerinden oynatmakta, her çün ile bir nedene bağlanma hamlesi yapmaktadır şiirin ben’i. Ancak bu hamleler bilinçli olarak zayıf yapılmakta, ilmekler gevşek atılmakta, çün derken bile nedensellik çağrılmakta fakat aynı zamanda kovulmaktadır sanki.
“Ki” ki bağlacıdır açıklamanın. Açıklama neden gereklidir peki? İnsan dilin kaygan zemininde, yanılsama/yanılgı/yanlış anlamaya dair bir kalkan olarak kullanır açıklamayı. Anlamı mantar panoya iğnelercesine, açıklama yaparız, açılmak adına. Açıldıkça kapanacağımız hakikatini görmezden gelerek.. İlk “ki” bunu yüzümüze çarpar: “Tutsağıyız atıldığımız yokluğun/ Hakikat benim, hakikat avuçlarımda.” Bu iki dize ki birbirinin altını oyup durmaktadır: Yokluk ve hakikat arasındaki tezat, gerilim; ben olan hakikat ve sahip olduğum hakikat arasındaki gelgit… Diğer yandan diğer “ki”ler bedenin kendine batan bıçağıdır, bedeni hırpalayan giydiren, soyan, hırpalayan, açtıkça kapayan “Ki”ler görürüz. Kimi yara, diken kimi bıçaktır. Tüm bunlarla “Ki”ler açıklama tonuyla belki de bedeni parçalar, yırtar, kanatır. Ki’lerin sonunda dağılmıştır şiir ben’i, ancak bu dağılma doğayla, nehirle, gülle karışmıştır. Doğanın arzu ve iktidarıyla hemhal olmuş bir dağılmadır bu, bundan haz doludur.
Zamandan, nedene oradan da açıklamalara savrulan ve şiirin ben’i ile dağılan okur artık “Ben” e hazırdır. “Ben I” ölüme yazgılı tenin hikayesidir Freud’un “Ego her şeyden önce bedenseldir” deyişini çınlatırcasına. Ten, ölümgildir şiir öznesine göre, hayat da vahşi; ki doğanın devamıdır ten, beni inşa eden o ölümlü giysi. Diğer yandan tenden örülü ben, hep kendine bıçaktır, kınından teninden, kendini inşa edenden ayrı düşmüştür, bundan derine sürgündür, yüzeye değil. Ben’i yapandan ayrı düştüğümde, keskinleşir ve acıtırım kendimi dercesine. “Ben II” egonun yanılsama hikayesidir, insanlık tarihinde insanın tanrının yerine geçme cüretidir, bundan biraz aydınlanma az buçuk modernitedir: “Denizi ışıkla kırarak korkuttum/ İrkildim yüzümde uyanan canavardan/ Koştum bütün iri gözlerine onun.” Denizin sonsuzluğu karşısında ışık/aydınlanmanın gücü, modern düşüncenin sembolü yüz ve göz toplumu olarak modern toplum… Üç dizede özetlenebilen bir tarih süreci: Modernite.
Bu süreç içinde “ben” nerede peki? Günün doğuş ve batış anlarında; güneşin dünyaya değdiği yerde, ancak bir “hançer olarak”. Zamanın mekana değişinde bir hançer olarak insan. Zamanın mekanı yaraladığı yerde, onu yaralayan olarak bir hançer olarak insan… “Ben II” zamanın tanrısı olarak insanın dünyayı ve aynı anda kendisini yaralamasını fısıldar okura: “Çınlıyor bileklerimde kankaranlık çağrısı.” “Ben III” te ise geleceği bildiğine inanan modern insanın “giz”de kaybolmasının trajedisi vardır. Kalbi koruyan kaburgasını kayalıklara vuran şiir öznesi, ateş ve kanın bir aradalığını, arzu ve bedenin aynı andalığını vurgularcasına “kankıvılcım” çıkarır sözcüklerin içinden. Kalbin korumasızlığıyla çatlayan atlarını/arzularını huşuya eriştirir ve hırkasını giyer; beden, ruh ayrımı hem ortadan kalkmıştır, hem oradadır; arzuyu içererek aşmıştır şiir öznesi; mistiktedir, hırkasını giymiştir.
Şimdi huşu içinde tüm mistik hikâyeleri anlatma zamanıdır. “Gülde Kerem Yangını” şimdi dillenebilir. Kitabın bu bölümü “Sesim Neyin Eskisi” şiiri ile başlar. Bülbül’ü anımsatmanın bir yoludur bu: “Kozamda yeni bir gül yok/ Nice laleler açtım söndüm kendi gölgemde/ Bana yok bitimsiz güller, mucizem yok” Bülbülü var eden güldür, gülü de bülbül. Ancak bitimsiz bir arzu nesnesi yoktur artık. Artık bizi sürükleyen tek bir gül’ün çağında değilizdir. Bu hakikatin söze gelişidir “Sesim Neyin Eskisi”.
“Ellerim Nerde Benim” ise hem özne hem nesne, hem var olan hem yok olan olan bu coğrafya insanının yakarışıdır, “kemik” metaforu ile hem yaşam hem ölüm çağrıştırılır bu şiirde. “Ellerimi bıraktım çiçeğin kopartıldığı yerde” dizesi, söz konusu elin çiçeği kopartan el olmamasına gönderme yapmakla birlikte, el ve kopartılan çiçeğin bir aradalığı şiirdeki elin çiçeği koparan başka ellerin günahını taşıdığını ima etmektedir, bu günahın bilincinde olan el çiçeğin kopartıldığı yerde kalmıştır. Yersiz yurtsuzlaştırmanın, yok etmenin tarihsel günahı onu da yersiz yurtsuzlaştırmıştır sanki. Bir çıkış ve belki de suçlu bulamayan eller, en son gidip Tanrı’nın boğazına yapışmıştır.
“Ellerim Nerde Benim” şiirinin ardından “Ani” şiiri bizi harabelere götürür. Yıkılmışlığa ve yok edilmişliğe. Bu coğrafyanın insanının içinde kendinin de farkında olmadığı, belki de en kadim harabeye.: Suç mahaline. Son dizeler bu çerçevede çok anlamlıdır: “Biliyorum/ Yalnız o vakit yenilgi yok bana/ Her şey silinecek gülün yangınıyla// Bendeki yıkıntıdan kurtulacağım artık.” Ben olmanın sorumluluğu ile gülü/ iktidarı/biat edileni yakabildiği oranda yıkıntıdan/tarihten/ Tarih Meleği’nin dehşetengiz gözlerinden kurtulmak mümkündür belki de…
Ya gül tüm giydirilmiş anlamlardan soyunursa… Bireysel ve toplumsal arzu yatırımlarından sıyrılmış gül, sadece gül olarak “gül”. Doğanın kendisi olarak, çıplaklık olarak… Belki de tüm ıstırabı son bulacaktır o vakit şiir öznesinin. Gazeli ise, tüm bu soyunmuşluğun boş bıraktığı yeri doldurur, gülün çıplağıyla, doğadan doğru, doğadan ötürü. Lacan’a gönderme yaparsak sözcük eşyanın yokluğundan ötürüdür, gazel de gülün…
“Gül ve Bülbül Meseli”nde “Öyleyse kalbim, sığınağım, söyle/ Kim bilebilir dünyayı, aşkı, zamanı/ Kalbi şölenlerde bir bülbülden başka” diyerek mâşuk’a yalvaran, söyleyen, dillenen âşık’a/bülbüle gelir dayanır okur. Bundan sonrası babaya ve ataya şiirlerdir. Söyleyen/dillenen öznenin o dili ona getirenin/verenin hikâyesini anlatması gerekir çünkü. “Tuz Meseli” nde şiir öznesi “Baba: Ölüm bilmez/ (Çün: Hiç ölmez babası oğulların)” derken aslında bu coğrafyanın en kadim algısını açığa vurur. Bu coğrafyada hiçbir oğul babasını sembolik olsa dahi öldürmez! “Yuğ Meseli”nde ise annesinin babasına bir cenaze anlatısı sunan şiir öznesi “Sessizce yürüyorum geçmişi/ Eski zamanlarla, anılarla/ Senden bakıyorum bana.” derken toplum içinde bir “ben” olmanın Öteki’nin bakışıyla, ötekinin bakışıyla yoğrulmuş zamanla olduğunu imlemektedir.
Gülde Kerem Yangını’nın son dört şiirinden ilki “Gül Söylencesi” güle seslenen halk sesini verircesine mütevazidir. Harun Atak “Gül Söylencesi” ile gülün saflığına, arınmışlığına, doğaya dairliğine, kısaca iktidarla kirlenmemişliğine bir yan bakış atar. Halk edebiyatının sesine yaslanır. “Belki Sonsuz Bir Yağmur İçin Noktürn”de doğanın en ritmik sesi, arzunun arketipi suyun gökten yerkabuğuna düşüşünün çıkardığı sese, yağmur sesine bir şarkıdır. Şarkı için “noktürn” sözcüğü kullanımı anlamlıdır. Geceye çağrışım yapan şarkı anlamına gelen “noktürn” Fransızca bir kelimedir. Modernist şiirin Fransız kökenli olduğunu aklımızdan çıkarmadan şiire baktığımızda, daha ilk dizede okur olarak yumruk yeriz: “Ayna bendim, kırdım geçtim hazla.” Bu dize yansıyan ile yansıtanın aynileştiği ve tüm bu yansımalar âleminin “haz” ile kat edildiği bir şarkıya çağırmaktadır bizi. Bu bir “yaratı” şarkısıdır. Dünyayı, doğayı, yerkabuğunu, göğü ve kutsal/dünyevi tüm metinleri dolaşan, kat eden ve hazla bunları aşma çabasının gücünü barındıran bir şarkı:
“Benim şarkım
Porsuk’un ve Aras’ın
Pan’ın ve Uçan Hollandalının
Zerdüşt’ün ve Bir Zar Atımı’nın
İblis’e Göre İncil’in ve Kolları Bağlı Odysseus’un
Dünyanın denize dökülen tüm ırmaklarının
Onlarla muştulananların şarkısı”
Noktürn, kat etme hazzının ve aşma gücünün tınılarıdır. Harun Atak, şiiriyle bu aşma ve dönüştürme gücünün en kuvvetli ırmağıdır günümüz şiirinde. Sözcüklerinin akışkanlığı, taşa çarpmaları, metaforlarının serinliği, derinliği ve kollarıyla görkemli bir ırmak. Kitabın son şiiri “Son Mezamir II” ile hayatın ezeli iktidarı, güzelliği ve kaynağı ile Güneş’e selam ediyor Harun Atak. Hem yakan, hem yaşatan şiir olarak Güneş ile sönmektedir Atak’ın yangını, tam da bu yüzden hiçbir vakit sönmeyecektir.
MUCİZESİ YOL OLAN ŞAİR
Akatalpa, 213 Altay Ömer Erdoğan
Kendini bildirmeyi seven ve bu uğurda hüner gösteren bir şair Harun Atak, üç kitabının özeti bu olsa gerek. Şiir toplamını bir şiir ritüeli gibi kurgulayıp doğa bilgeliğine ve bilinç ötesine ait sözler üflüyor tanrının ellerinden tutarak. (…) Bakma, görme, bilme, anlama ve nihayetinde anladığını anlatma noktasında bir duyarlık geliştirdiğine tanık olduğumuz genç şair, böylelikle anlatımsal olgunluğa da kapısını aralamış oluyor. Şiirini ışık olmaya koşturuyor.
2009’da Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü alan ilk kitabı Gecel ve 2012’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü alan ikinci kitabı Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’tan sonra üçüncü kitabı Gülde Kerem Yangını ile çıkıyor Harun Atak okurun karşısına. Bir önceki kitap, şairin sesini bir kuyuda yitirmesiyle kapanıyordu. Bu kez, sesini kazanmış ‘usta’lıkta bir şair olarak çıktığı kuyudan biriktirdiği benlik kurgusunu, bilince ve bilinçaltına ait öğeleri, iyi çalışılmış bir biçimi koyuyor önümüze. Bir yangın defteri bu. “Ben gizli bir hazine idim” diye açıyor defterin kapağını. Âlemi (şarkısını) söylemek istiyor. Hem de kurşun eritmeye karar vermiş Atak; kül olmaya. Kendini bildirmeyi seven ve bu uğurda hüner gösteren bir şair Harun Atak, üç kitabının özeti bu olsa gerek. Şiir toplamını bir şiir ritüeli gibi kurgulayıp doğa bilgeliğine ve bilinç ötesine ait sözler üflüyor tanrının ellerinden tutarak. Gelenek ile sıkı bağlar kuran, farklı etkilenmeleri bir ateş potasında eriten Atak, bu ateşin dumanını ruhun derinliklerine düşürmeyi başarıyor. Ölüyü yorumsuz bıraksa da, “Ben Tanrının şahdamarında söylüyorum şarkımı” diyecek kadar derin bir nefes katıyor son zamanlarda yazılan Türkçe şiire.
Bu nefes, yeni bir ses olarak kemikleşiyor okur belleklerde. Çileli bir arayışın ürünü bir ses izlenimi veriyor okuruna, derinliğe inme cesareti bir de. Tenin altındaki cana inmeye başlamış öte yandan Atak. Bireyin geçmiş yaşantısının merkezi önemine işaret eden bir bilinç akışı, şiirin temasını ve biçimsel sınırlarını da belirliyor. Buna şairin kendisi de inanmış olmalı ki, “Bendeki yıkıntıdan kurtulacağım artık” diyor. Günah çıkarma denemesi ya da sayıklama değil bu! Söze inanmak. Sözün bir gücü olabileceğine dâhil ihtimali içinde canlı tutmak. Yoksa hiçbir şair uçurumu sevmezdi. Harun Atak ise, kendi uçurumuna âşık. Kalbi, güle kafiye düşürmekte…
Ben, genel olarak Gülde Kerem Yangını’nı, bu toplam içinden tekil örnek olarak “Gül Söylencesi”ni okurken şöyle bir düşünceye kapıldım; genç bir şair, niçin bu yaşlarda bir ucu Horasan ateşlerine, bir ucu Mevlana sofrasına, bir ucu Taptuk Emre Dergâhı’na, bir ucu Galip Divanına uzanan bir yolculukla aşkı ve kendini arar? Günümüzün kaotik toplumundan bir kaçışı mı imlemektedir bu?
Harun Atak’ın bu kitabında, içsel yalınlığın kendisini dilsel bir zenginleşmeye taşıdığı paradoksuna da tanık oluyoruz. Şaşırtıyor okurunu. Bir söyleşide hayatını değiştiren etkilendiği şairler olarak İlhan Berk, Enis Batur, Stéphane Mallarmé, Charles Baudelaire’i sıralıyor ya, pratikte bunu Yunus Emre ve Melih Cevdet Anday ile genişlettiği halde niçin bu sıralamaya katmadığını merak ediyorum. Çünkü kendi kökeninden de zar atılabileceğini iyi biliyor Harun. Zaten dünyaya kendinden bakması yetmiyormuş gibi kendinden görüyor. Onu sahiplenen bir bakış, ontolojik bir kabul dolayısıyla bağlanma ve bu bağlılığa dair işaretler geliştirme, Harun Atak’ın Gülde Kerem Yangını’ndaki lirik ve gnostik yanını ortaya koyuyor. Sözcükleri ve şiire giden söz dizimlerini yolculuğunun yapı taşları hâline getiriyor. Lirik yanı, ağıtları besliyor üstelik. Zamana ağıt sayılabilecek verime ulaşıyor; “Veni, vidi, perdidi (Geldim, gördüm, yenildim)”.
Kendi yıkıntısından kurtulmak isteyen birey, kendini köküne kadar yıkabilmeli, Atak’ın buna yeltendiği hissine kapılıyoruz. Bakma, görme, bilme, anlama ve nihayetinde anladığını anlatma noktasında bir duyarlık geliştirdiğine tanık olduğumuz genç şair, böylelikle anlatımsal olgunluğa da kapısını aralamış oluyor.
Bu şiir toplamıyla birlikte insani duyarlılığını da soyuttan somuta indirgiyor. “Oğul Meseli” ile şair Fuat Çiftçi’nin şair babası Hüseyin Çiftçi’ye, “Yuğ Meseli” ile dedesi Haydar Demir’e, onların yeryüzünde bıraktıkları boşluklara seslenirken bu somut duyarlığa da tanık oluyoruz; “Ben hiç görmedim bunca yansın / Bir oğul babasını” ve “Gittin… Bir garip ateş aldı otağımızı, yurtsuz kaldım” dizeleriyle. Acı bir ney sesi işitiliyor sanki. Şiirini insan ruhunun karanlık köşelerini ışıtmaya koşturuyor. Şiirini ışık olmaya koşturuyor. Kendi yangınıyla bu toprakların yangınını birleştirmeyi deniyor…
“Ben tuza yürürüm” derken sızlayan bir yaradan kavratıyor bize dünyayı… Bu toprakların derdini derdine, derdini derdimize ekliyor. Yüzyıllardır bin dermana değişmediğimizi, aşkımızı, bu coğrafyanın renkleriyle daha çok duyuruyor. Folklorik olmadan Anadolu’nun duyuş ile gelen zenginliğine de çalışıyor bir yandan, bir yandan ulaşmak istediği saf şiir bütünlüğüne bu toprakların rengini, kokusunu, duygularını ekleyerek ulaşmak istiyor. Gelenekten ve kuyudan biriktirdiklerini kendinin kılan sözcüklerle şiirini ruh olmaya koşturuyor.
Harun Atak, şiirini ruh olmaya koştururken biçimini de bu ruhun çevresinde oluşturuyor. Batı’dan özellikle Fransız şiir geleneğinde Mallarmé’nin ulaştığı olanaklılıktan beslendiği kadar, tasavvuf edebiyatında yer almış nefes, şathiye, devriye sayılabilecek örneklere de ulaşan bir biçimselliği sergilediği söylenebilir. Modern Türkçe şiirin ulaştığı söylem rahatlığını da elden bırakmayan Atak, biçimsel anlamda övgüye layık bi toplamla karşılıyor okurunu. Biçim, mucizesinin yol olduğunu düşünen ve okuruna da bunu düşündürten bir şair için yolun genişliği kadar uzunluğunu da işaret eder. Gündüz gece yürünmesi gerekiyordur. Şairi ne hâlde olduğunu bilirse, bu yol elbet bir kalbe, kalplere ulaşır.
Bir övgü de kitap kapağındaki kapak desenine. Gülde Kerem Yangını‘nın kapak deseni, kitabın ithaf edildiği Canan Berber’in imzasını taşıyor. İçerikle bu kadar uyumlu ve bütünleşik olması, Anadolu etnografyasının simgesel düzeyde geyik figüründe birleşmesi, elmanın çağrışım değeri, okuru da koşullayan ve kışkırtan etkiyi, kitabın son dizelerine kadar diri tutuyor. Kitabın kapağında yer alan sanat yapıtının, elimizdeki sanat yapıtını anlamlandırmamıza sunduğu katkıyı ve imgesel değeri alkışlamalıyız. “Çün: Geyik ancak düştüğü yerden doğar”.
Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü dolayısıyla Varlık dergisinin Haziran 2012 sayısında yapılan söyleşide “Ben evreni imgelerde tanımladım, kendimi de. Okur serüvenimde, anlamdan soyutlanabilmiş bir şiirle tanışmadım. Anlam, o kadar çetrefil bir konu değil, bende. Anlam, dilin içinde, dilden bağımsız var olur. Tüm evren dile gelmek, dile getirilmek için yarışır. (…) Tüm gayretim, kendimi gerçekleştirmek ve içimin dilini çözmek uğraşı en başından. Her seferinde, eğilmeye çekindiğim derinimi kurcalayıp, bir yangını devşirmeye çalıştım, içimden dünyaya doğru. İstedim, o yangına dönüşsün dilim. Ve sığınağım olsun, dil…” demiş Harun Atak.
“Yok’un ve hiç’in şarkısı”nı söyleyen şair, bir bakıma Gülde Kerem Yangını ile isteğini gerçekleştirmiş, dili sığınağı yapmış… Aşkın da bir dil olduğunu kavramış. Yangın defterine notlar düşmüş. Harun Atak, tasavvufun özü sayılabilecek dizelerle kapatıyor yangın defterinin kapağını; “Heyhat! Belki yoldur mucizem / Yangın alaylarının yolcusuyum ben / Budur bana ömrümün tek nimeti”
Bakalım, o kapak, bir daha hangi yangında açılacak?
LİRYA ve DILUVIUM
Varlık Dergisi, Eylül 2025 Altay Ömer Erdoğan
“Cüretim hünerimdir / Öptüm başıma koydum alevlerini.” Atak, daha ilk şiir toplamından bu yana hünerini çekinmeden sergileyen ve şiir söylemeyi hüner sayan bir şair profili çizmiş durumda. Şiir ile arayışının çölün hazineleriyle ödüllendirilmesi gerektiğine inanan şair, yolda karşısına çıkan işaretlerden kendine bir harita çizmeyi de ihmal etmiyor. Sonsuzluk ve hevesten kanatlanan gayretiyle, göğün yıldızlarından aldığı ilhamı yeryüzüne indirerek hayranlık uyandıran bir şiir evrenine kapı aralıyor.
Gülde Kerem Yangını’nın ardından yeni şiir toplamını beklediğimiz Harun Atak, sekiz yıl aradan sonra iki şiir kitabıyla çıktı: Lirya ve Diluvium. Bu kitaplardan ilki Lirya, “Şarkılar ülkesi”nden şarkı olmaya eğimli şiirler ya da şiir olmaya uyaklı şarkılar olarak tanımlayabileceğimiz bir toplamı ifade ediyor. Aşkın, ayrılığın, kayboluşun ve arayışın şiirlerinden oluşan bu toplam, okura kapısını “Ancak aklının atlarını rüzgâra bırakıp kanlar varabilir bu gize” söylemiyle açıyor. Lirya’nın kapısının anahtarı olan bu söylem, aslında kadim felsefelerin yüzyıllardır hem yolu hem yöntemi olmuş, akıl-sezgi, mantık-duygu, beyin-kalp ikilemlerinde sezgiden, duygudan, bilinemez olanın çekiciliğinden yana olan bir yaklaşımı imliyor. Okuru da akıldan sezgiye, mantıktan duyguya, gizemin çekiciliğine davet ediyor. Bu toplamın ilk şiiri olan “Leylâ İçin Yüzgörümlüğü”nü ise “El değmemiş göklerle geldim sana” dizesiyle başlatıp “Gel Leylâ gel! Su verenlerin benden olsun” diye bitiriyor. Çöl ve susuzluk kokusunu Lirya’da yer alan dizelere öyle ustalıklı yerleştirmiş ki Atak, Leylâ ile Mecnun meselini yeniden yazarken doğa ögeleriyle konuşmayı ekliyor kendi çölüne. “Kayboluş Akşamları” adlı bölüm, yer yer bu konuşmalardan ama çoğunlukla çarmıhını sırtında taşıyan göksel bir bilgenin sezgilerinden oluşuyor. Yolu anlatıyor şair, çölde çizgileri belirsiz o yolu; “Bir garib yoldur giderim / Yaklaştıkça büyür uçurum.”
Atak’ın şiirlerinde büyüttüğü bir şey de sanrıları, karabasan diye tanımladığı rüyaları, kehanetleri ve olasılık hesaplarıyla biçimlendirdiği arayışı oluyor. Bu arayışta elinden bırakmadığı, dolayısıyla dilinden de düşmeyen iki şey var; sonsuzluk ve heves. Dolayısıyla dizelerde göklere yükselen bir ton hâkim, şair bu tona egosu yüksek bir önerme ekliyor; “Cüretim hünerimdir / Öptüm başıma koydum alevlerini.” Atak, daha ilk şiir toplamından bu yana hünerini çekinmeden sergileyen ve şiir söylemeyi hüner sayan bir şair profili çizmiş durumda. Şiir ile arayışının çölün hazineleriyle ödüllendirilmesi gerektiğine inanan şair, yolda karşısına çıkan işaretlerden kendine bir harita çizmeyi de ihmal etmiyor. Sonsuzluk ve hevesten kanatlanan gayretiyle, göğün yıldızlarından aldığı ilhamı yeryüzüne indirerek hayranlık uyandıran bir şiir evrenine kapı aralıyor. Gelenekten edindiği bilgiyi modern olanın yatağında deneyimliyor. Böylece modern bir Mecnun imgesini önüne katarak yürüyüşünü sürdürüyor. Eline aldığı “Mecnun Sazı” ile Leylâ’sına “Bana adımı hatırlat!” diye sesleniyor. Arzunun ve hazzın değişen içeriğine rağmen kimlik çeşitliliği ile karakterize olan bir çağda önce sesini, sonra kimliğini arıyor. Ve Lirya’nın finalini de “Artık yeni şarkılar yükselecek / Yeryüzünde” dizeleriyle yapıyor.
Bu bir final değil tabii! “Bohemya Üçlemesi”nin birinci kitabı olarak nitelediği Diluvium’da “Gaybın gayyaları açılsın önümde” diye seslenerek göğe, serüvenini sürdürüyor. Diluvium, bir jeoloji terimi aslında. Sel ve taşkın sularının biriktirdiği kil ve alüvyonlardan oluşan jeolojik bir katman. Bu toplamdaki anlamı, tufan çöküntüsü. Atak, bu toplamda da tufanlarla sınanan insan ruhunun çarpıcı bir aynasını veriyor okurun eline. Yalnızca bir tufan ya da kıyamet anlatısı değil; modern bireyin kendi tufanının, varoluş mücadelesinin, sesini ve kendini arayışının anlatısı olarak ele alınabilecek Diluvium, okuru da bu arayışa katıyor. Epik bir solukla örülmüş bu şiir toplamında, Hieronymus Bosch’un hem Dünyevi Zevkler Bahçesi hem de Kıyamet Günü tablolarını kendine dekor edinmiş bir final yargısı ile mücadele ederken Tufan Zamanı’nda “Herkesin bir sırrı var” diye yazan Margaret Atwood’u akla getiren zaman ile hesaplaşma göze çarpıyor. “Eğer fazla yalnızsan, kim olduğunu unutabilirsin,” diye yazmış Atwood aynı yapıtla. Şairin bu toplamdaki çabası kim olduğunu unutmamak ve kendini unutturmamak. Böylece yolculuk kaçınılmaz bir hal alıyor. “Dalgaları durduramıyorsan, yelken aç git!” diye geçiriyor Tufan Zamanı’nda. Yelkenleri fora yapan şair, bir başkaldırı olarak gördüğü ve çıktığı yolda, hakikatini denizler ortasında arayan, kâh eski dünya tanrılarıyla konuşan kâh köpek balıklarıyla boğuşan bir kahramana dönüşüyor. Şair özne, varoluş sıkıntısına eklenen tufan karşısındaki yıkım ile şiirin ve güzelliğin kendine verdiği güç sayesinde başa çıkabiliyor.
Her iki yapıtında da dilin sınırlarını zorlayan, modern şiirin açmazlarını olduğu kadar imkânlarını da bilen, fantastik ögeleri şiirin ritmi ile uyuşturan, lirikten lirik ötesine geçiş denemelerinde bulunan bir şair portresi çizen Atak, adeta bir seyir defteri sunuyor okuruna. Bu seyir defteri; içsel yolculuk, kendini bulma, özgürlük ve özgünlük arayışı; dönüş ve yeniden doğuş çevresinde oluşan imgelemi de, deneyimini de aktarıyor üstelik. Özellikle Diluvium’da politik bir zemine de yaslanan bölümler, şiirselliğin dozunu azaltmak bir yana şiirin düşünsel dokusunu güçlendiren bir işlev taşıyor. Her iki yapıtta da felsefi bir düzlemde ilerleyen şairin saati, modern zaman ile kadim yük arasında gidip gelirken Türkçeye hafıza kazandıran ve hafızalardan kolay silinmeyecek iki yapıt armağan etmiş oluyor Harun Atak.
Her iki yapıtta da okurun gözünü kamaştıran bir ışık ve şairin önerisi: “Aşk ile bir daha / Işığın altında dans edelim.”