Enis Batur’un Işık’ı: Işık’taki “Beş Söyleşi” Üzerine
AI Writer: ChatGPT AI Director & Editor: H.A.
Bu yazı, Enis Batur’un Işık kitabında yer alan beş söyleşiyi bütünlüklü bir okuma içinde ele alarak şairin poetikasına “içerden” bakmayı amaçlıyor.
Giriş
Enis Batur, şiir ve yazı alanında özgün duruşu ve deneyselliğiyle tanınan bir edebiyat adamıdır. 2013’te Noktürn Yayınları’ndan yayımlanan Işık adlı deneme kitabının son bölümünde, Batur’un çeşitli dönemlerde gerçekleştirdiği beş ayrı söyleşi yer alır. Bu söyleşiler, onun poetikasını ve şiire dair düşüncelerini çok yönlü biçimde ortaya koymaktadır. Her bir söyleşi, farklı bağlam ve kişiler aracılığıyla Batur’un şiir anlayışının belirli yönlerini aydınlatır: büyük bir şiir yapıtının serüveni, şiir ile felsefe ve tarih arasındaki ilişki, şairin yaratım süreci ve okurla kurduğu bağ, modern şiirin yönelimleri, gelenek ve biçim arayışları, şiirin bilgisi ve düşünceyle ilişkisi gibi temalar tartışılır. Aşağıda, her söyleşi kendi başlığı altında ele alınıp içerikleri ve vurguladıkları özgün şiir görüşleri çözümlecek; Enis Batur’un poetikasındaki yerleri ve yapılan göndermeler değerlendirilecektir. Sonuç kısmında ise bu söyleşiler arasında öne çıkan ortak temalar ve ayrımlar üzerinde durulacaktır. Amaç, şiir üzerine düşünen okura, Batur’un şiire bakışının derinlikli ve eleştirel bir panoramasını sunmaktır.
“DOĞU-BATI DÎVANI, BİRİNCİ DERECE YANIKLARIN ŞİİRLERİNİ GETİRİYOR”
Enis Batur’un Doğu-Batı Dîvanı (1997) kitabı üzerine gerçekleştirilen bu söyleşi, yazar Füruzan’ın soruları eşliğinde Batur’un şiir anlayışını büyük ölçekli bir yapıt bağlamında incelemektedir. Söyleşinin temel içeriğini, Doğu-Batı Dîvanı’nın yapısı ve dili, kültürlerarası göndermeleri, şiirin çevirisi ve iletişimi sorunları ile Batur’un poetikasında bu kitabın oynadığı rol oluşturur. Füruzan, söyleşiye Puşkin örneğiyle başlayarak Enis Batur’un doğuya batıdan bakma tavrını ve çok katmanlı dil kullanımını vurgular. Doğu-Batı Dîvanı’nda dilin öyle katmanlı ve özgün bir biçimde kullandığını, bunun başka dillere çevrilmesini neredeyse imkânsız kıldığını belirtir. Enis Batur ise, ana dilinde yaratılan bir şiiri yabancı dillere bire bir aktarmanın güçlüğü karşısında, yazar “harflerin tanıdığı tanımadığı bambaşka dillerde karşılığını bulma olanaksızlığını keşfedince yeni bir çöl açılıyor önünde” diyerek şiirin diline içkin iletişim sorununa dikkat çeker[1]. Bu saptama, Batur’un poetikasında dilin merkezî konumunu ve şiirin her dilde kendine özgü bir “ışık” taşıdığı görüşünü yansıtır. Bununla birlikte “Kültür ortaklığı, dilin yaratabileceği çeviri olanaksızlığını biraz olsun hafifletmez mi?” diye sorarken “umut verici bir işaret” bırakır.
Söyleşide öne çıkan bir başka tema, şiirde “deneyim” kavramına eleştirel bakış ve şiir serüveninin sancılarıdır. Enis Batur, 1970’lerden 90’lara uzanan süreçte şiir yazma serüveninde her yeni deneyimin önceki birikimi geçersizleştirdiğini dile getirerek “deneyime inanmıyorum: Her yeni deneyim bizi ilk oluşu ile zedeliyor, öncekilerin geçerliğini siliyor, deneyim depomuz olsa olsa her seferinde yanıldığımızı göstermeye yarıyor” sözleriyle sürekli bir yenilenme ve başlangıç durumunda olduğunu belirtir[2]. Nitekim Doğu-Batı Dîvanı ve hemen öncesinde yayımlanan Opera gibi geniş soluklu yapıtlara yıllarını vermiş; bu on yıllık dönem içinde şiir bilgisinin yanı sıra bir miktar “yabanıllık”ını da yitirdiğini şu sözlerle ifade eder: “Orada benim iş, ustalık, beceri kazanışımın izleriyle ehlileşişimin, bir tür yabanıllık yitiminin izleri kaynaşmış olabilir… Aynı anda, elimizde olmaz ki: Tazeliğimiz sıvışır gider, onu tutamayız.”[3]. Bu ifadeler, bir şiir yapıtını kurarken şairin hem olgunlaşıp ustalaştığını hem de gençlik döneminin ham coşkusundan bir parça uzaklaştığını gösterir. Batur, şiir yolculuğunu beden ve ruhun özsularını çeken, insanın “kanını kurutan” ağır bir uğraş olarak görür; böyle büyük bir kitap yazmanın bedelini bu sözlerle ortaya koyar.
Enis Batur’un şiir görüşü, söyleşide şiirin tarihsel bağlamı ve gelenekle ilişkisi üzerinden de açımlanır. 20. yüzyıl şiirinin uçlara doğru genişlediğini; Rilke, Valéry, Yahya Kemal gibi “neo-klasik çizgide elmas kesen” şairlerin yanında Dada’cılar, Hlebnikov ve Nâzım Hikmet gibi avangart isimlerin aynı çağda şiiri bambaşka uçlara taşıdığını vurgular[4]. Bu geniş yelpazenin ardından gelen yarım yüzyılda her iki uca ait programların şiiri zenginleştirdiğini, Türkçe şiirin de bu süreçte lirik, epik, deneysel, gelenekçi, atonal pek çok “şiir depremi” yaşadığını belirtir[4]. Kendisi şiire 1970’lerde başladığında ardında “pek çok gözüpek kural kırıcı ve bir o kadar kural koyucu” şair bulunduğunu, Doğu-Batı Dîvanı’nın ise şiire çizilmek istenen sınırlara baştan boyun eğmeyi reddeden bir toplam olduğunu söyler[5]. Gerçekten de Doğu-Batı Dîvanı, şiir, öykü, roman parçaları, sinematografik imgeler, tarihî ve mitolojik figürler gibi farklı tür ve öğeleri bünyesinde barındıran melez bir kitaptır.
Söyleşinin dikkat çekici bir noktası, şairin kendi ülkesinde anlaşılırlığı ve “aidiyet” meselesidir. Doğu-Batı Dîvanı’nda geçen “siz de burada yerli sayılmıyorsunuz” dizesini Füruzan hatırlatınca Batur, gerçekten de Türkiye’de kendisini “yabancı” sayanlar olduğunu dile getirir[8]. Doğu-Batı Dîvanı batıda ve doğuda (Roma’da, Tahran’da) okurlardan benzer tepkiler almış: “Batının şiir tekniklerini özümsemiş bir Doğulunun dünyası” olarak görülmüş, fakat kendi ülkesinde bazı çevrelerce yabancı karşılanmıştır[9].
Batur bunu dile getirirken “Anlaşılan, bir tek kendi ülkemde yabancı sayılıyorum… Kimler tarafından diyecekseniz, onu biliyorum işte” diyerek edebiyat çevrelerindeki önyargılara işaret eder[9]. Bu durum, onun şiirindeki melez kimliğin ve kalıplara sığmazlığın yarattığı bir yalnızlıktır. Enis Batur, modern Türk şiirinde kendine özgü bir ada kurmuş; Doğu ile Batı, şiir ile düzyazı, gelenek ile avangart arasında köprüler atan bir şair olarak anlaşılmasının zaman aldığını bu söyleşide de örtük biçimde ifade etmektedir.
Füruzan’ın sorularından biri de Batur’un şiirinde “duruluk ve derinlik” meselesidir. Son dönem şiirlerinin felsefeyle yakınlığını anımsatarak erken dönem şiirlerinde aynı berraklığı bulamadığını söyler[10]. Batur bu tespiti kabul ederek erken dönemindeki “sis kalınlığı”nın, gençlikte felsefeyle kurduğu ilişkinin entelektüel düzlemde kalmasından ve ayrıca o dönemi anadilinden uzakta (yurtdışında) geçirmesinden kaynaklandığını belirtir[11]. Zamanla felsefeyle ilişkisinin daha “yaşamsal bir düzeye” indiğini, belli bir olgunlukla tekrar düşünce dünyasına yöneldiğini anlatır[12]. Bugün özellikle Pre-sokratik filozoflar ve Erasmus, Bruno, Nietzsche, Wittgenstein gibi “hayat ile, dil ile yakın buluşmalar getiren” düşünürlerin kendisini sardığını, buna karşın şiir ile kavramlar arasına belli duvarlar örmek gerektiğine inandığını söyler[13][14]. Yani Batur, şiirin fazla kavramsallaşmasına karşı temkinlidir; şiir dili özel bir dildir ve kavramsal soyutlamalar şiirin baş düşmanı olabilir. Bu noktada Goethe’nin “mürekkebe su katmadan yazmak” deyişine atıfla, şiirde ifadeye yoğunluk ve derinlik kazandırmanın şairin vazgeçilmez hedefi olduğunu vurgular[15]. Nitekim Doğu-Batı Dîvanı’nda Batur, gündelik hayatın diline ait sayısız unsuru şiirine taşırken, aynı zamanda büyük bir kütüphaneyi de içinde barındırdığını, sokaklarla kitaplar arasında bir denge kurmaya çalıştığını dile getirir[16][17]. Şiirde duruluğa giden yolun hayatın içinden geçtiğini, kendi ifadesiyle “duruluk ölçüsünde borcum sokaklara ait, kitaplara değil” diyerek şiirin yaşamla bağını öne çıkarır[18]. Ancak, eserindeki sayısız referans ve “geniş kütüphane” de ortadadır; gerçek ve kurmaca kişiler, şehirler, kitaplar, mitler şiirinde birer kahramana dönüşür[19][20]. Bu bakımdan, Batur’un şiiri hayatın bilgisini de kültürün bilgisini de yoğun bir şekilde özümseyen bir şiirdir.
Söyleşinin sonunda Füruzan, Doğu-Batı Dîvanı’nın “içsel yolculukta bir romanı yaşatacak imgeler sunduğunu” belirtir[21]. Gerçekten de kitap bir şiir kitabı olmanın ötesinde okura kesintisiz bir anlatı deneyimi yaşatmaktadır. Enis Batur, bu tespitten hareketle roman sanatı üzerine görüşlerini de paylaşır. Çoğu romanı “yazındışı” ürün saydığını, romanın büyük bir geçmişi olmadığı gibi büyük bir geleceği de olmadığını düşündüğünü söyler; ancak yine de bir roman okuru ve heveslisi olduğunu da ekler[22][23]. Romanı eleştirirken asıl derdinin “ölçü” sorunu olduğunu açıklar: Şiir bir ölçü sanatıdır, öykü de öyle; fakat roman sanatı çoğunlukla “ölçüsüzlük”ten muzdariptir[24]. Bu bağlamda, Batur şiiri ve öyküyü dilde ekonomiyi ve sıkıdüzeni temsil eden, romanı ise bunun dışında kalan bir tür olarak görür. Doğu-Batı Dîvanı gibi şiir kitaplarında bile romanlara özgü bir genişlik yaratabilmiş olması, şiirin sınırlarını genişlettiği kadar romanın da işlevini şiirleştirdiğinin göstergesidir. Böylece, bu söyleşide Batur’un şiir poetikasının ana hatları belirmiş olur: Şiir, dilin imkânlarını sonuna dek zorlayan, diğer türlerle alışverişe giren, hayatın ve tarihin bilgisini süzen; yoğun, derin, “mürekkebe su katılmamış” bir söylem olmalıdır. Şair, bu uğurda kendi birikimini sürekli sorgulamalı, kendini tekrar etmekten kaçınmalı; şiiri uğruna çileye talip olmalıdır. Doğu-Batı Dîvanı örneğinde gördüğümüz gibi Enis Batur, şiiri bir sentez alanı olarak görür: Doğu ve Batı kültürleri, felsefe ve edebiyat, şiir ve anlatı onun şiirinde buluşur. Fakat bu sentez, yazarın kendi ifadesiyle “hayata çentikler atan”, yer yer okurun birikimini de sınayan, ondan üretken bir katılım bekleyen bir yapıya sahiptir[25][26]. Füruzan’la söyleşisi, tüm bu yönleri açığa çıkaran zengin sorular ve cevaplarla Batur’un poetikasının bir nevi manifestosu niteliğindedir.
“ANLAŞILAN BANA BİR DE UZUN ÖMÜR GEREK”
Bu başlıkla sunulan söyleşi, Enis Batur’un şiire ve yazıya dair iç görüşlerini daha bireysel bir düzlemde irdeleyen bir konuşmadır. Söyleşiyi yapan kişi kitapta belirtilmemiş olsa da, içeriğinden anlaşılacağı üzere Batur’un 1980’lerin sonu ve 1990’lar boyunca süren “şiirsel suskunluğu” ve ardından gelen yoğun üretim dönemi üzerine odaklanan, entelektüel bir söyleşi söz konusudur. Başlığın kendisi, Enis Batur’un Opera gibi büyük bir yapıtı tamamlamak için zamana ve sabra duyduğu ihtiyacı ifade eden ironik bir cümlesidir – nitekim söyleşinin sonunda Batur, Opera’yı yıllardır hayatının gölgesi kıldığını, üzerinde çalışmak için “anlaşılan bana bir de uzun ömür gerek” dediğini aktarır[27]. Bu cümle, Batur’un poetikasında büyük ölçekli yapıtlara kendini adama kararlılığını ve bu süreçte katlanılan zorluğu özetler niteliktedir.
Söyleşinin temel içeriklerinden biri, şairin zihinsel çalışma biçimi ve üslubunun çok katmanlılığıdır. Görüşmenin başında, söyleşiyi yapan kişi, Enis Batur’un metinlerinde görülen “çok metinlilik” ve çizgisel olmayan anlatım yapısına değinir. Özellikle Tahta Troya’da Ece Ayhan üzerine yazılmış bir metindeki çok katmanlı anlatımla, Batur’un metinlerindeki daldan dala giden ama özünde bulanık olmayan dikkat dağınıklığını kıyaslayarak, bunun Batur’un zihninin işleyişine dair ipuçları verdiğini söyler[28]. Bu uzun ve girift soruya karşılık Enis Batur, kendi zihninin iki zıt hareket tarzını bir arada benimsediğini belirtir: “Benim zihnim… birbiriyle çelişen iki hareket tarzı tutturuyor genelde: Bir, merkeze yönelen, kendisini çekirdeğin etrafında deriştiren hareket var; bir de, merkezkaç kuvvetle çepere doğru savrulan karşı-hareket var”[29]. Bu çelişik gibi görünen ikili yönelim, onun düşünme ve yazma tarzını belirlemektedir. Batur, yoğunlaşmakta güçlük çekmediğini, dolayısıyla parçalanmaktan da korkmadığını belirtir; yazarken “eksen”i asla unutmadığını, merkeze döneceğini bilmenin ona firarî düşünceleri benimseme cesareti verdiğini söyler[30]. Bu sözler, Batur’un şiirsel ve düzyazısal metinlerindeki dolaşık yapının arkasında aslında kontrollü bir kurgu bulunduğunu göstermektedir. O, düşüncelerini serbestçe dağıtırken bile belli bir iç disipline sahiptir. Bu yaklaşım, poetikasının hem göçebe (daldan dala konan) hem de odaklı özelliğini yansıtır.
Enis Batur’un şiir üzerine görüşleri arasında, şiirin ve şairin “yalnızlığı” sık sık dile getirilir. Söyleşide Batur, 1970 sonrasındaki Türk şiir ortamını değerlendirirken “Büyük bir üretim var… yüzlerce şiir kitabı yayımlandı. Buna karşılık, değerlendirme cephesi çok zayıf” diyerek şiirin eleştirel platformda yeterince karşılık bulmadığından yakınır[31]. Bu durumun hem şiirin kendisini hem de şairi yalnızlığa mahkûm ettiğini belirtir. Nitekim muhatabı da “Şiirin yalnızlığı diyordun, şairin yalnızlığı da var demek” diyerek bunu onaylar[32]. Batur, güncel şiir dünyasında üretimin çok ama nitelikli değerlendirmenin az olmasını, kendi kuşağı dahil pek çok şairin anlaşılmadan yalnız kalmasına yol açan bir etken olarak görür. Kendisinin de şiir çizgisinin geniş çevrelerce geç tanınması, bir bakıma bu “tenha şiir kavmi” içinde yer almasındandır. Bu yalnızlığı, o dönemde kendi şiirini inşa ederken yaşadığı tıkanma dönemlerinde de hissettiğini imâ eder. Söyleşide 1973-1975 arasında yazdığı şiirlerin bir çoğunun “beyaz kağıdın önündeki şiir yapma alıştırmalarının sonucu” olduğunu, haftalarca-aylarca şiir yazamadığı dönemler geçirdiğini ve bunun sonrasında şiire bakışını değiştirdiğini anımsatır (bu detay Batur’un başka metinlerinde de geçer). Bu bağlamda, şiir yazmanın kesintili ve sancılı bir uğraş olduğunu kabul eder.
Şairin yaratım sürecindeki suskunluk ve dil meselesi de bu söyleşide belirgin olarak tartışılır. Enis Batur, bir noktada yazıda fazlalıktan kaçınan, “sözden alıkoymaya çalışan bir ekonomi kaygısı, belki de suskunluğun görkemli huzuru”ndan dem vuran soruyu yanıtlarken, söylemek ve susmak arasındaki dengeden bahseder[33]. Borges’in ünlü bir örneğine atıf yapar: “Borges’ın Kur’an için ‘Arap kültürünün ürünüdür, çünkü develerden hiç söz edilmez’ demiş olması bir fantezi değildir” diyerek, bir metinde söylenmeyenlerin de en az söylenenler kadar önemli olduğunu vurgular[34]. Bu çerçevede Batur, yazmak ve söylemek eylemlerini “öteden beri giderilmez bir susuzluğun göstergesi” olarak tanımlar[35]. Yani aslında şair ne kadar yazarsa yazsın, söylemek istediğinin tam da özü hep söylenmemiş olarak kalır, bu yüzden yazma eylemi bitmeyen bir susuzluğu andırır. Bu düşünce, onun şiir anlayışında “eksik bırakma” veya “susma”nın estetik bir değeri olduğunu gösterir. Nitekim Batur başka metinlerinde de (örneğin Şiir ve İdeoloji yazılarında) şiirin anlamını, söylenmemiş olanın ışığında kurmaya çalışan bir sanat olduğunu belirtmiştir. Burada da aynı tema belirir: Şair için asıl söylenmesi gereken, belki de henüz söylenmemiş olandır.
Bu söyleşide Batur’un entelektüel birikimi ve yaratıcılık ilişkisi de sorgulanır. Söyleşiyi yapan kişi, Batur’un denemelerinde ve kuramsal yazılarında ileri sürdüğü bazı fikirleri (örneğin Babil Yazıları’ndaki “kuramcıların da kalıcı yapıtlar kurduklarına inanıyorum” biçimindeki görüşü) alıntılayarak, Batur’un inanç ve şüphe dolu tavrını vurgular ve “bu kadar bilgi sahibi olmak yaratıcılıkla çelişmiyor mu?” diye sorar[36][37]. Enis Batur ise bu endişeye katılmadığını imâ eden bir duruş sergiler. Cevaplarında, zihnindeki iki hareket tarzından bahsederken de, bilgi birikiminin yaratıcı sürecin sadece bir parçası olduğunu, esas olanın odaklanmayı bilmek ve gerektiğinde bilgiyi unutup sezgiyi işletmek olduğunun altını çizer. Hatta teknik bilgi konusunda söylediği bir söz, bu söyleşide dile getirdiği bir görüşle paraleldir: “Benim zihnim bir yandan öğrenilmesi, bir yandan unutulması gereken bilgilerle dolu; şiir bilgisi akademik yoldan gelmez, şiir okunarak gelir” minvalinde bir tavır alır (bu ifade daha açık biçimde Cogito söyleşisinde görülecektir). Burada, onun şiirinde entelektüel unsurlar yoğun olsa da şiirin nihai olarak rasyonel bilgiye indirgenemez bir yaratım olduğuna inandığını anlıyoruz.
Öte yandan Enis Batur, kendisine yöneltilen “nasıl yetiyorsunuz bunca işe?” sorusunu da ilginç bir şekilde yanıtlar. 1990’lara gelene dek şiirin yanı sıra onca deneme, günlük, dergi yayını gibi işle uğraşmış bir isim olarak, üretkenliği efsaneleşmiş gibidir. Ancak Batur, üretkenliğinin abartıldığını, dünya ölçeğine bakıldığında kendisinin öyle “olağanüstü” bir üretkenlik içinde olmadığını söyler[38]. Yazı adamı olarak düzenli ve disiplinli çalıştığını, fakat aynı zamanda özel hayatı ve iş hayatı olan bir insan olduğunu, aslında belli bir ritmi olduğunu ifade eder[39]. Bu mütevazı tutum, onun şiirini de bir yandan insanüstü bir çabanın ürünü gibi görmekten ziyade, tutku ve disiplinin bileşimi olarak anlamamıza yol açar. Yani Batur’a göre şiir yazmak bir “ilham perisi” işi değil, emek işidir ama bu emeğin sürdürülebilmesi için de yaşamla bağların kopmaması gerekir. Şair tüm vaktini masa başında geçiren bir keşiş olamayacağı gibi, şiirini besleyecek yaşantı zenginliğini de korumalıdır.
Söyleşinin sonlarına doğru, Enis Batur’un büyük yapıtı Opera ve devam eden şiir projelerine dair bilgiler gelir. Opera’nın bölümleri, tarih ve coğrafya araştırmalarıyla nasıl yoğrulduğunu, her bölüm için binlerce sayfa okuduğunu, özel yolculuklar yaptığını aktarır[40][41]. Opera üzerine bu kadar uğraş vermesinin, onu hayatının gölgesi kıldığını ve hâlâ bitirebilmek için uzun bir zamana ihtiyacı olduğunu dile getirir[42]. İşte “uzun ömür gerek” başlığı da buradan gelir: Batur, Opera’yı tamamlamayı bir tür alın yazısı gibi görür ve bunda acele etmemekte, ne kadar süre gerekirse o kadar çalışmakta kararlıdır[43]. Bu ifade, şiire adanmışlığının ve şiiri bir ömürlük proje olarak gördüğünün altını çizer.
Genel olarak bu söyleşi, Enis Batur’un şiir poetikasındaki bireysel ve entelektüel yönleri incelikle açığa çıkarır. Batur, bir yandan kendi zihin yapısını ve yazı serüvenini anlatırken öte yandan şiirin doğasına dair önemli tezler ortaya koyar: Şiir, merkez ile çevre arasında salınan, bazen susarak bazen çoğalarak ilerleyen bir düşünce eylemidir; şair, bilgisini şiire yedirirken aynı zamanda sezginin alanına geçmeyi bilmeli, dili çoğul katmanlarıyla kullanırken özüne sadık kalmalıdır. Ayrıca şiir yazmak uzun soluklu bir maratondur; şair büyük hedefler koyar ve onları gerçekleştirmek için kendini zamanın akışına bırakır. Bu yönleriyle, “Anlaşılan bana bir de uzun ömür gerek” söyleşisi Batur’un kendi iç sesiyle yaptığı bir hesaplaşma gibi de okunabilir. Şair burada hem geçmişini (şiire nasıl başladığını, hangi süreçlerden geçtiğini) hem de geleceğini (Opera gibi projelerini) düşünüp tartmaktadır. Dolayısıyla söyleşide ortaya konan şiir görüşü, şairin kendine dönük bakışıyla evrensel şiir üzerine düşüncelerinin iç içe geçtiği, oldukça yoğun bir poetik perspektiftir.
“ENİS BATUR’UN ŞİİR ADASINA BİR YOLCULUK”
Ayla Erdinç ve Ahmet Alptekin tarafından gerçekleştirilen bu söyleşi, Enis Batur’un 1990’ların sonundaki şiir serüvenine ve özellikle Kanat Hareketleri, Lirik Şiirler 1993-1999 kitabına odaklanır. Söyleşi başlığından da anlaşılacağı üzere, amaç Batur’un şiir dünyasına bir yolculuk yapmak, onun poetikasının belirli duraklarını ziyaret etmektir. Bu bağlamda söyleşinin temel içerikleri, Batur’un şiirinin Türk şiirindeki konumu, şiir okuru ve edebiyat çevrelerince kabullenilişi, “şiir yazısı” adını verdiği yaklaşım, lirik şiirlerinde görülen yönelimler ve şiirlerinde geleneğe yapılan göndermelerdir. Ayrıca, Batur’un okurla kurduğu ilişki, şiirin anlaşılması ve eleştirisi üzerine düşünceleri de söyleşide önemli yer tutar.
Söyleşi, Enis Batur’un Türk şiirindeki konumuna dair bir değerlendirme sorusuyla başlar. 1990’ların sonunda, Perişey, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Opera ve Doğu-Batı Dîvanı gibi eserlerin ardından yeni Türk şiirinin önde gelen temsilcilerinden biri olarak görüldüğü belirtilir; ancak bu kabulün oldukça geç gerçekleştiği imâ edilir[44]. Gerçekten de Batur, ilk şiir kitabını 1970’lerin ortasında (Nil, 1975) yayımlamış olmasına rağmen geniş çevrelerce 1990’larda, yani yaklaşık yirmi yıl sonra, şiiri ciddiye alınmaya başlanmıştır. Ayla Erdinç ve Ahmet Alptekin, “kabul edilmeniz neden bu kadar uzun sürdü?” diyerek bu gecikmenin nedenini Batur’a sorar[45]. Enis Batur bu soruya doğrudan ve eleştirel bir yaklaşımla cevap verir: Öncelikle, Türkiye gibi kültür ortamı çekişme, rekabet ve entrika esasına dayalı bir ülkede hiç kimse üzerinde gerçek bir “görüş birliği” sağlanamayacağını söyler[46]. Edebiyat çevrelerinde de, toplum nezdinde de bir konsensüs beklentisinin yersiz olduğunu belirtir. Örnek olarak, ölümünden yıllar sonra bile Nâzım Hikmet ve Yılmaz Güney hakkında bile ortak bir kabul oluşmadığını hatırlatır[47]. Toplum boyutunda ise daha çarpıcı veriler sunar: Oktay Rifat, Melih Cevdet, Behçet Necatigil, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Gülten Akın gibi önemli şairlerin hiçbir kitabının toplam satışının 5-6 bini geçmediğini, dolayısıyla şiirin okur kitlesinin her zaman sınırlı kaldığını belirtir[48]. Bu durumda şairlerin “tenha şiir kavmi için yazmak durumunda” olduklarını söyler[49]. Batur’un bu sözleri, şiirin kitlelere hitap eden bir sanat olmadığının altını çizerken kendi konumunu da açıklamaktadır: O, başlangıçtan beri şiirin geniş okur yığınlarıyla değil, az sayıdaki nitelikli okurla buluştuğunu bilen bir şairdir. Bu nedenle “kabul görme” mevzusunu fazla büyütmemek gerektiğini vurgular. Yine de, tamamen de ilgisiz kalınamayacağını, her yazarın okunmak isteyeceğini teslim eder; fakat esas sorunun “kimler tarafından okunmak istiyoruz?” sorusu olduğunu dile getirir[50]. Kendisinin yalnızca “iyi okur”un ilgisine talip olduğunu, iyi okurun sayısının da aşağı yukarı belli olduğunu söyler[51]. Türkiye’de mevcut eğitim düzeni ve kitle iletişim ortamıyla iyi okur sayısının artmasının zor olduğunu, sistemin daha çok “ortalama okur” ürettiğini ifade eder[52][53]. Batur’un bu değerlendirmesi, onun şiire bakışının elitist değil ama seçici bir yönü olduğunu gösterir: O, şiirini popülerlik kaygısıyla basitleştirmeyi hiç düşünmemiş, daima edebiyatın çıtasını yüksek tutmayı hedeflemiştir. Okur kitlesi az da olsa nitelikli bir diyaloğun peşindedir.
Nitekim devamında gelen soru da bu noktaya temas eder: Şiirleri üzerine yapılan incelemeler (Ahmet Oktay’ın, Orhan Koçak’ın çalışmaları, Opera Sempozyumu, vb.) okurla daha geniş bir diyalog yaratmıyor mu diye sorulur[54]. Enis Batur, bu tür eleştirel çalışmaların elbette bir etkileşim zemini yarattığını kabul eder; ancak asıl düğümün başka bir yerde olduğunu belirtir[55]. Kendi şiir anlayışını açıklarken kullandığı ifade son derece önemlidir: “Benim şiir anlayışım, yazının ayarlı biçimde koyulaşması esasına dayalı” der[55]. Bu cümlenin devamında Goethe’nin mürekkebe su katmama hikâyesine atıf yaparak, şiirde ifadenin yoğunluk, derinlik, incelik kazanmasının şairin beyaz kâğıt önündeki vazgeçilmez hedefi olduğunu söyler[15]. Batur burada şiiri diğer türlerden ayıran niteliklere işaret etmektedir: Şiir, dilin yoğunlaşmış halidir; şiirsel ifade olabildiğince damıtılmış, “koyu” bir ifade olmalıdır. Şairin görevi de, diline su katmadan, tabiri caizse mürekkebini sulandırmadan yazmaktır. Onun deyimiyle “şiir yazısı” budur: Okurdan da benzer bir üretkenlik ve çaba talep eden, kolay tüketilebilir olmayan bir metin. Gerçekten de Batur, şiirde okurun etkin bir rolü olduğunu savunur. Söyleşide, bahsi geçen eleştiri çalışmalarının da “iyi okur” tarafından okunduğunu, farklı bir kitleye yönelmediğini belirtir[56]. Ona göre bu çalışmalar esasen yeni kuşak okurlar için önem taşır, çünkü onların şiiri daha derinlikli kavramalarına yardımcı olacaktır[57]. Bu bakış açısı, Batur’un şiiri “okuyan” kesime büyük değer verdiğini gösterir. Şiirinin etrafında oluşan eleştirel literatürü, şiirinin bir uzantısı olarak, okuru eğiten birer metin olarak görür. Bu da şair ile okur arasında dolaylı fakat yaratıcı bir etkileşim kurma arzusunun ifadesidir.
Söyleşide, Enis Batur’un lirik şiir serüveni de mercek altına alınır. Kanat Hareketleri kitabı vesilesiyle, 1970’lerden 1990’lara uzanan lirik şiir çizgisindeki gelişim sorulur: Tuğralar (1985) ve Perişey’den (1992) sonra bu yeni kitapta nasıl bir farklılık olduğuna değinilmek istenir[58]. Batur bu soruya kendi şiirini değerlendirmekten özellikle kaçınan bir tutumla yaklaşır. “Nereden bilebilirim? … Her okurun verebileceği yanıtı benden beklemeyin” diyerek kendi eserine dışarıdan bir eleştirmen gibi bakamayacağını vurgular[59]. Ancak yine de birkaç ipucu verir: Tuğralar ve Perişey’in bugüne dek en çok okunan kitapları olduğunu, demek ki lirik şiirleriyle okurun daha kolay ilişki kurduğunu belirtir[60]. Kanat Hareketleri döneminde ise kendisinin Rönesans ve sonrası Avrupa şiiriyle, Divan şiirinin şarkı-türkü geleneğiyle yoğun biçimde haşır neşir olduğunu, Karacaoğlan’ı, madrigalleri çok okuduğunu söyler[61]. Bu ilginin yazdığı şiirlerde etkisi olmuş olabileceğini, kitabın büyük ölçüde kimi yapıtlara odaklanan metinlerden oluştuğunu belirtir[61]. Gerçekten de Kanat Hareketleri’nde şiirlerin bir kısmı resimlere, efsanelere, müzik eserlerine gönderme yapan, bir sanat yapıtıyla diyalog kuran metinlerdir (örneğin “Ağlayan Kadınlar Lahdi” bir arkeoloji müzesindeki lahitle ilişkilidir). Batur’un bu sözleri, onun şiirinde etkileşimsel ve kültürel bir damarın bulunduğunu göstermektedir: Kendi ifadesiyle “belli yapıtlara odaklanan” şiirler yazmaktadır ve bunlar hem Batı’nın klasik sanatlarına hem de Türk halk şiiri geleneğine uzanır. Yani poetikasında eklektik bir beslenme söz konusudur – bir şiirinde bir Bizans lahdi, diğerinde Karacaoğlan türküsü ilham kaynağı olabiliyor. Bu durum, Enis Batur şiirinin intertekstüel (metinlerarası) zenginliğini ve geleneği modern duyarlıkla harmanlama becerisini gösterir.
Söyleşinin can alıcı noktalarından biri, Kanat Hareketleri özelinde Batur’un şiirinin “aşk” teması etrafında değerlendirilmesidir. Görüşmeyi yapanlar, “İlk kez aşk şiirleri ağırlıklı bir kitabınız çıkıyor, diyebilir miyiz?” şeklinde bir soru yöneltirler[62]. Batur, kendine özgü nüktedanlıkla “Diyorsunuz, dediniz bile!” diyerek aslında bu tespiti tamamen reddetmeden onaylar; evet, böyle söylenebilir, der[63]. Ancak hemen ardından şöyle bir ek yapar: Bu kitap, belli ses ve ezgi arayışları üzerine şiirlerdir; “Şair ve okur, aynı metnin iki karşıt kutbunda yüz yüze dururlar: Biri eziyeti çeker, öbürü haz alır”[62]. Bu cümle son derece anlamlıdır. Batur, aşk şiirleri yazmanın bile kendisi için bir “ezâ” (eziyet) olabileceğini, şiiri yazarken şairin acı çektiğini, ama okurun ondan haz aldığını ifade eder. Şair ile okur arasındaki temel farkı bu şekilde ortaya koyar: Şair yaratırken yoğun bir duygu yükü ve çaba harcar, okur ise ortaya çıkan metinden estetik bir zevk devşirir. Bu zıtlık, Batur’un şiire bakışında hem kendini feda eden şair figürünü hem de şiirin okurda uyandırdığı hazzın değerini teslim ettiğini gösterir. Bir bakıma “acı çekmeden güzel şiir çıkmaz” düşüncesine yakın bir imadır bu. Ayrıca burada dile getirdiği “ses ve ezgi arayışları” da kayda değerdir; yani Kanat Hareketleri’ndeki şiirlerin tematik olarak aşk ekseninde birleşmesinden ziyade biçimsel/ezgisel arayışları önemser. Şiirlerinde belirli bir ses, ritim, musiki yakalamaya çalıştığını, geleneksel şiir formlarından beslenirken (gazel, türkü, madrigal) aslında şiirin müzikalitesini keşfe çıktığını anlarız. Gerçekten de Kanat Hareketleri’nde müziğe, şarkıya yapılan vurgu yoğundur ve Batur, şiiri bir nevi ses deneyi olarak da görür.
Bu söyleşide Batur’un poetikasının bir yönü daha belirginleşir: Edebiyat ortamına ve şiirin alımlanışına ilişkin duruşu. Yukarıda değinilen “tenha kavim için yazmak” düşüncesi, onun bilinçli bir tercihi gibidir. Okur azlığı konusunda bir yakınma değil, aksine şiirin doğasını kabullenme vardır. Bununla birlikte, eleştirinin önemini vurgulaması, şiir kitapları üzerine yapılan sempozyum ve çözümlemelere değer vermesi, Batur’un şiirin etrafında düşünsel bir halka örülmesinden memnuniyet duyduğunu gösterir. Aslında bu, modernist şairlerin genel tavrına benzer: Öz şiiri geniş kitleye ulaşmaz belki, ama onun çevresinde entelektüel bir çaba oluşur ve böylece şiir tarihi ilerler. Batur da kendi şiirini böyle bir konuma yerleştiriyor denebilir.
Erdinç-Alptekin söyleşisinin sonunda, belki de 1990’ların sonuna dair genel bir değerlendirme ile Enis Batur’un şiir adasına yapılan bu yolculuk tamamlanmış olur. Bu söyleşi boyunca ortaya çıkan şiir görüşü; şiirin yoğunluk ve derinlik sanatı olduğu, nitelikli okur kitlesini hedeflediği, şairin geleneği özümseyip yeniden dönüştürdüğü, lirik şiirin bile bir biçim ve ses arayışı olarak ele alındığı noktalarında somutlaşır. Batur, şiiri “ada” metaforuyla adlandırırken aslında kendi şiir evreninin biricikliğini ve izole yönünü de kabul eder gibidir. Bu ada, okyanusta tek başına duran fakat iç dünyası zengin bir kara parçasıdır. Kendi deyişiyle şiirinde “yazının koyulaşması”nı hedeflerken belki de bu adanın etrafındaki suların derinliğini artırmaktadır. Enis Batur’un Şiir Adasına Bir Yolculuk söyleşisi, bu adanın koordinatlarını anlamamız için bize bir harita sunar: O koordinatlarda az ama öz okur vardır, şiir tarihinden gelen rüzgârlar eser, şair ile okur arasındaki köprü emekle kuruludur ve şiir, şairin yaşamında hem haz kaynağı hem yüke dönüşen bir serüvendir.
“ŞAİRİN HAYVAN YANI ÖNEMLİ”
Bu söyleşi, Enis Batur’un 2000’li yılların başında, ardı ardına yayımladığı şiir ve düzyazı kitapları sonrasında gerçekleştirilmiş kapsamlı bir röportajıdır. Başlığındaki “şairin hayvan yanı” vurgusu, şiir ve şair kimliği üzerine oldukça provoke edici bir imayı barındırır. Söyleşiyi yapan İhsan Yılmaz, Batur’un yazınsal üretiminin geniş yelpazesini ve poetik tutumunu sorgular. Söyleşinin temel içerikleri arasında, Enis Batur’un farklı türlerde eser vermesi (şiir, deneme, roman, günlük vs.) ve bunların şiir poetikasına etkisi, modern şiirin gelişimi ve şairin gelenekle ilişkisi, Batur’un son dönem şiirlerinde klasik formlara yönelimi (özellikle sone formu), şiirin okur tarafından alımlanma sorunları ve şairin entelektüel birikimi ile yaratıcılık arasındaki ilişki yer alır.
Söyleşi, Batur’un düzyazı türlerindeki yenilikçi tutumuna karşın şiirde daha “klasik” bir çizgi izleyip izlemediği sorusuyla açılır[64]. Muhabir, Hulki Aktunç’un Batur’un türlerarası yazı üslubundan bahsettiğini aktararak, şiirinde ise nispeten klasik bir yönelim olduğunu imâ eder. Enis Batur bu soruya cevaben, şiirin 19. yüzyıl sonundan itibaren diğer yazın türlerine göre çok daha hızlı modernleştiğini belirtir[65]. Baudelaire-Mallarmé-Rimbaud-Lautréamont dörtlüsünün şiiri bir anda başka bir düzleme taşıdığını, 20. yüzyılın Apollinaire ve Fütüristlerle açıldığını, cummings ve Zukofsky gibi isimlerle avangardın ilerlediğini söyler[65]. Ancak bu büyük modernleşme atılımının ardından şiirde “sökücü şiir yazısı”nın bir noktada “kaynaklara dönüş özlemi” yarattığını dile getirir[66]. Örneğin 20. yüzyıl ortasında Rilke, Perse, Char gibi şairlerin daha gelenekle diyalog halindeki şiirler yazdığına işaret eder. Günümüz şairinin hâlâ bu iki akıntı arasında “bînamaz” (ikisine de tam bağlanmadan, arada) durduğunu, bir yanının arsız sarmaşık gibi sürekli yeni filizler verirken öbür yanının köklere bağlandığını söyler[67]. Bu tespit, aslında Enis Batur’un kendi şiir seyrini de yansıtır. Nitekim devamında kendisi için “Son dönemde, bir ölçüde kökler ağır bastı bende” diyerek özellikle Karacaoğlan’dan başlayarak halk şiiri geleneğinin ve Petrarca sonrası Avrupa şiirinin müziğinin kendi şiirinde klasik bir damar ortaya çıkardığını belirtir[68]. Gerçekten de 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Batur’un şiirleri, Divan edebiyatı formlarına (gazel, musiki) ve halk şiirine göndermelerle doludur; bir yandan da Batı’nın rönesans sonrası şiir formlarına (soneler, madrigaller) yönelmiştir. Bu yönelim, onun modern Türk şiirinde kökten kopmadan yenilik arayışında olduğunun göstergesidir. Söyleşi başlığı olan “Şairin hayvan yanı önemli” ifadesi de bu noktada anlam kazanır: Batur, şairin sadece entelektüel (bilge) tarafıyla değil, içgüdüsel, ilkel yaratıcı tarafıyla da hareket ettiğini savunur. Türk şiiri özelinde de “genel olarak bilge midir yoksa hayvan mı?” sorusuna “Her ‘iyi’ şairde bu iki zıt kutbun değişken bir ortalamasına rastlanır. Birinin payı aşırı artmışsa zaaf görünür: Ya kurumuştur, ya ölçüsüzleşmiştir” diye cevap verir[69]. Bu söz, şairin hem aklı hem içgüdüyü dengede tutması gerektiğini ifade eder. Batur’a göre şiirde salt entelektüellik de tehlikelidir, salt içgüdüsellik de; önemli olan bu zıt güçlerin şiirde harmanlanmasıdır. Nitekim kendisi de modern ve klasik, akılcı ve sezgisel arasında bir denge gözetmeye çalışmaktadır.
Enis Batur’un şiirinde klasik formlara dönüşün somut bir örneği, soneler yazmaya başlamasıdır. Söyleşide İ.Y., Batur’un soneler kaleme almasına değinir ve bunun yukarıda bahsedilen “kökler” ilgisinden doğduğunu varsayar[70][71]. Batur bu varsayımı kısmen doğrular: “Sone, her dönemde şairleri ilgilendirmiş bir form” diyerek, modern Türk şiirinde Oktay Rifat ve İlhan Berk’in de soneyi denemekten geri duramadığını hatırlatır[72]. Kendisinin de son yıllarda epey filoloji çalıştığını, “bir çerçeve nasıl genişleyebilir, bunu denedim, deniyorum” diyerek sone formu üzerinde dilsel ve yapısal deneyler yaptığını belirtir[72]. Bu deneylerin merkezinde “ses–anlam itişmesi, kovalamacası, birbirlerine katlanma eşikleri” gibi kavramların olduğunu, formun sınırlarını zorlamanın heyecan verici sonuçlar verebildiğini söyler[73][74]. Dünya edebiyatında John Berryman veya Jacques Roubaud gibi çağdaş şairlerin sone formunda ürpertici güzellikte başarılar elde ettiğini örnek gösterir[75]. Türkçenin de başka dillerde pek rastlanmayacak imkânlar sunduğunu, kendisinin halkalar halinde açılmaya, karanlık bölgelere sokulmaya çalıştığını belirtir[76]. Ardından da önemli bir itirafta bulunur: “Aslında şairi yalnızlaştıran bir uğraş bu” der[77]. Yani böylesine teknik ve biçimsel bir arayışa girmek, şairi kendi içine kapatan, onu okurdan da biraz uzaklaştıran bir süreçtir. Batur burada, şiir sanatının zorlu ve yalnız bir uğraş olduğunu bir kez daha vurgular. Karmaşık formlarla boğuşmak, dili uçlara çekmek şair için heyecan vericidir ama bu, onun toplumdaki yalnızlığını da artırır. “Şairin hayvan yanı” belki de bu noktada devreye girer: Şair, bir içgüdüyle – anlaşılmasa bile, yalnız kalsa bile – yaratı peşinde koşar, tıpkı ormanda kendi yolunu izleyen bir hayvan gibi. Batur’un sonelerde yaptığı da budur; o halkalar halinde açıldıkça, belki etrafında halka daralır, ama şiirinin iç sesi güçlenir.
Söyleşinin devamında İ.Y., Kanat Hareketleri kitabının yankı uyandırdığını söyleyerek “Neden [şiir yazmak şairi yalnızlaştırsın]? Kanat Hareketleri örneğin yankı toplayan bir kitap oldu” diye sorar[78]. Batur’un cevabı, onun okurla kurduğu ilişkinin doğasına ışık tutar: “Okurun bulduğuyla sizin aradığınız her vakit çakışmaz” diye söze başlar[79]. Günümüz “ekran çağı”nda herkesin her şeyi çok hızlı tükettiğini, şiirin ise böylesi hızlı tüketime en az tahammül gösterebilecek ifade alanlarından biri olduğunu vurgular[80]. Milton’ı, Góngora’yı, Scève’i ya da Ronsard’ı bugünün okurunun okuyabilmesi için hayli çaba harcaması gerektiğini; onların diline yanıt veren çağdaş şiirleri okumanın ise daha da fazla emek istediğini belirtir[81]. Ardından Gülten Akın’ın ünlü dizelerine gönderme yaparak “gene, ‘ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya’ hikâyesi” diyerek durumun özeti budur, der[82]. Bu sözler, Batur’un şiirine dair temel bir tutumu özetler: Onun şiiri, hızlıca göz gezdirilip tüketilecek bir şiir değildir; bilakis ağır ağır demlenerek okunması gerekir. Günümüz okurunun dikkat süresi ve edebî birikimi ise bunu karşılayacak düzeyde olmayabilir. Bu nedenle Batur, şiirin alımlanmasında yaşanan sorunları okur perspektifinden değerlendirir ve şiirinin herkese göre olmamasını doğal karşılar. “Okurun bulduğu” ile “şairin aradığı”nın her zaman çakışmaması, aslında modern şiirin genel bir problematiğidir ve Batur bu uçurumu kapatmaya çalışmaz, sadece tespit eder.
Bu söyleşide Enis Batur’un altını çizdiği bir diğer nokta, kendisinin bir yazar olarak çok yönlülüğünün aslında bütünlüklü bir yazı evreninin parçaları olduğudur. Muhabir İ.Y., Batur’un yakın dönemde çıkardığı Yazboz (okurla doğrudan söyleşen deneme kitabı) ile Smokinli Berduş (şiir yazıları derlemesi) arasında tamamlayıcı öğeler olup olmadığını, yazdığı tüm metinlerin karşılıklı bir bütünleşmeden söz ettirip ettirmeyeceğini sorar[83]. Enis Batur, buna cevaben “Yazdıklarımı her zaman bir bütün olarak gördüm. Geniş bir yazı gövdesi. Her parçanın ötekilerle görünür görünmez organik ilişkileri söz konusudur”, der[83]. Gerçekten de Batur, şiirlerini, denemelerini, günlüklerini birbirinden yalıtılmış değil, aksine birbirini besleyen, çapraz göndermelerle örülü tek bir büyük yapıtın parçaları gibi görür. Bu da onun poetikasında bütünlük fikrinin önemine işaret eder. Şiirleriyle denemeleri arasında, hatta romanlarıyla gezi yazıları arasında bile ortak izleklere rastlanabilir. Hatta kendi ifadesiyle “yarısı yazan, yarısı okuyan bir yazı adamı” olduğundan, okurluk deneyimini de yazdıklarının içine sindirir[84]. Bu bakımdan, Şairin Hayvan Yani Önemli söyleşisi Batur’un entelektüel kimliği ve poetik tutarlılığı hakkında önemli bilgiler sunar: O, hayatının bütün cephelerini yazıya dönüştürmüş bir yazardır ve şiiri de bu bütünün en yoğun parçasıdır.
Son olarak, söyleşi başlığındaki ifadeye değinecek olursak, “şairin hayvan yanı” tartışması aslında şiir ile bilgelik/akılcılık karşıtlığı ekseninde şekillenir. Söyleşinin bir yerinde, Ahmet Oktay’ın Batur hakkında ortaya attığı “anlaşılmayı istememe sendromu” kavramı gündeme getirilir[85]. Bu kavram, şairin kendini fazla kapalı ve referanslarla dolu kılarak anlaşılmaktan kaçındığı anlamına gelir. Batur ise Oktay’ın bu tespitine katılmaz görünerek, şiirinin kapalılığının bir tercih değil şiirin doğasından ileri gelen bir durum olduğunu imâ eder. “Ahmet Oktay’ın ‘anlaşılmama isteği’ olarak nitelediği derinlere açılma giderek kendini kutsamaya, tanrı-ben’e mi varıyor?” sorusuna muhatap olurken, aslında şiirini anlaşılmaz kılmak gibi bir bencil tutumu olmadığını söylemeye çalışır[85]. Bu bağlamda, şairin “hayvan yanı” belki de içgüdüsel olarak kendini ifade ederken gizemli kalabilen, tamamen rasyonel denetime girmeyen yanıdır. Enis Batur, bir entelektüel olarak şiire teorik refleksiyon getirse de, şiirin nihayetinde “ele avuca sığmaz” bir yaratık olduğunu bilir. Nitekim başka bir soruda, “bu kadar bilgi sahibi olmak yaratıcılıkla çelişmiyor mu?” sorusuyla karşılaştığında, aslında şiirin bilgiyle çelişmediğini, ancak şiir bilgisinin akademik bir birikimle sağlanamayacağını dile getirir: “Öyle olsa, en güçlü çağdaş şairlerden biri Roman Jakobson olurdu” diyerek kuru teorik bilginin şiir yapmaya yetmeyeceğini esprili biçimde açıklar[86][87]. Şiirde teknik bilgi bir yere kadardır; hatta “en iyisi biraz öğrenip biraz unutmaktır” mesajını verir. Ona göre şiir bilgisi kitaplardan değil, şiirin bizzat kendisinden, şiir okuyarak kazanılır[87]. Bu yaklaşım, onun şiire son derece organik ve deneyimsel baktığını ortaya koyar. Şiir bir yaşantıdır; ne tamamen hayvani içgüdülerle, ne de salt entelektüel birikimle yazılabilir. Şair hem okuyarak öğrenir hem de öğrendiğini unutup kendi sesini bulur. Batur’un kendi pratiği de bu minvaldedir: Klasikleri hatmeder, farklı dillerden şiirler okur, ama sonunda bunları kendi potasında eritir ve yeni bir biçimde ortaya koyar.
Şairin Hayvan Yani Önemli söyleşisi, Enis Batur’un poetikasında entelektüel bir derinlik ile içgüdüsel bir yaratıcılığın birleştiğini gözler önüne serer. Batur, şiiri uygarlığın idrakinden kaçan bir “öteki bilgi” alanı olarak değerlendirir. Bu söyleşide belki adı konmasa da hissedilen odur ki, şiir düşünsel olduğu kadar bedensel/bilinçdışı süreçlerin de ürünüdür. Nitekim şair, bomba yüklü kamyonetin patlaması gibi bir toplumsal olaya bile şiirsel bir kesitten bakabildiğini, herkes yaşananlarla doluyken kendisinin tanığın sözlerini okuduğunda “teröristin ruh hali, zihin çarkları, … o bilgiyi istemeyişimizin nedenleri üzerinde durmaya yöneldiğini” anlatır[88][89]. Bu anekdot, şiirin gerçekliği kavrama biçiminin rasyonel akıldan farklı olduğunu gösterir. Enis Batur’a göre şiir, aklın sınırlarını aşmaya yatkındır; irrasyonel olana, bilinçaltına, toplumun çerçevelemediği alanlara girer[90]. Bu yönüyle de, şair bazen filozofun soğukkanlı mantığıyla değil, bir “hayvan”ın sezgisiyle hareket eder. Batur, bütün söyleşilerinde olduğu gibi burada da şiiri hayatın ve düşüncenin kesişim noktasında konumlandırır, fakat şiirin doğasının kendine özgü, özgür bir bölge olduğunu hatırlatır.
Cogito Söyleşisi: Şiir ve Düşünce Üzerine
Enis Batur’la Cogito dergisinin “Şiir” özel sayısı için yapılan bu söyleşi, şiirin felsefe ve düşünce ile ilişkisini, şiirin bilgi değeri olup olmadığını ve modern şiirin gelenek karşısındaki tutumunu derinlemesine ele alır. Söyleşiyi yapan E.Efe Çakmak, Batur’a şiirin doğasına dair felsefi sorular yöneltir. Söyleşinin içeriği, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” yargısına dolaylı göndermeler, şiirin teknik bilgi olarak kavranıp kavranamayacağı, Türk şiirinin birikimi ve kanonu (Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim örnekleri), şiirin “altın çağı” meselesi, şairin entelektüel kimliği ve nihayet şiir ile düşünce arasındaki simbiyotik ilişki gibi konuları kapsar. Bu söyleşide ortaya konan şiir görüşü, Batur’un poetikasının entelektüel ve tarihsel boyutunu aydınlatır.
İlk olarak, söyleşide şiirin bir “bilme biçimi” olup olamayacağı sorusu tartışılır. Enis Batur, şiirin bir bilgi iletip iletmediği ya da öğretilebilir bir “şiir tekniği” olup olmadığı sorusuna son derece ölçülü bir yanıt verir: “Şiirin bir ‘bilme biçimi’ olamayacağını söylemiyorum, [fakat] başka bir ‘bilgi’den, ‘bilme biçimi’nden söz etmenin daha doğru bir yaklaşım sağlayacağını ileri sürüyorum”, der[91]. Bu ifade, Batur’un şiiri de bir bilgi türü olarak gördüğünü ancak bunun klasik anlamda bilgi (malumat) değil, kendine özgü bir hakikat biçimi olduğunu düşündüğünü gösterir. Ona göre şiirin sağladığı bilgi, rasyonel aklın sınırlarını aşan bir bilgidir. Şairin bilgisi akla ve ölçüp biçmeye başvursa bile, “sınırdan biraz taşmaya yatkındır” çünkü şiirin alanına irrasyonel, bilinçdışı unsurlar girer[90]. Şiirin getirdiği kavrayış, felsefi kavrayıştan farklıdır; belki daha sezgisel, imgesel ve parçalıdır ama bu da bir tür “anlama” biçimidir. Batur, şiirin düşünceden tamamen ayrı bir kategori olmadığını, aksine düşünceyi tazeleyen, ona farklı perspektifler sunan bir etkinlik olduğunu belirtir. Hatta 20. yüzyılda felsefenin şiir okumamızı tazeleyen atılımlar yaptığını, Heidegger gibi doğrudan şiire eğilen filozofların yanı sıra Bergson ve Wittgenstein gibi isimlerin de şairleri etkilediğini söyler[92][93]. Şiir ile düşünce arasındaki bu etkileşim, Batur’un poetikasında şiirin entelektüel boyutunu temellendirir: Şiir ne salt duygusal bir dışavurumdur ne de sadece estetik bir oyun; aynı zamanda düşünceyle atbaşı giden, varoluşa dair sorular soran bir bilgi alanıdır. Ancak bu bilgi, formel bir öğretiden ziyade, metaforlar ve imgeler aracılığıyla ortaya çıkar.
Söyleşide şiirin teknik bilgiye indirgenemeyeceği de vurgulanır. E.E.Ç., şiirin bir “şiir bilgisi” ve “nasıl şair olunacağı” şeklinde öğrenilebilir bir şey olup olmadığını sorar[94]. Enis Batur, şiirde teknik bilgi ve teorik birikimin tek başına şair yaratamayacağını net ifadelerle dile getirir: “Akademik bir bilgi türünden hareket etmemek gerekir: Öyle olsa, en güçlü çağdaş şairlerden biri Roman Jakobson olurdu” diyerek kuru teorinin şiir yapmaya yetmeyeceğini esprili biçimde belirtir[86]. Şiir tekniğinin yaş ilerledikçe otomatik olarak yetkinleşen bir beceri olmadığını, tarihte pek çok büyük şairin genç yaşta başyapıtlar verdiğini hatırlatır (Rimbaud, Keats, Novalis gibi)[95]. Bu yüzden şiir bilgisiyledir, teknik maharetiyledir diye övünmenin anlamı olmadığını, hatta şiir yazarken “bir yandan öğrenip bir yandan unutmanın” en iyisi olduğunu söyler. Batur’a göre şiirde asıl ustalık, hem belli bir birikime sahip olup hem de onun klişelerine kapılmamaktır. Şiir okuyarak elde edilen bilgi en sağlamıdır; kuramsal bilginin katkısı ise pek azdır[87]. Yani şiir öğrenilecekse de kitaplardan değil, bizzat şiir örneklerinden öğrenilmelidir. Bu bakış açısı, Batur’un şair kimliğinin büyük oranda okur kimliğiyle beslendiğini de gösterir. Kendisi de bir şiir okuru olarak, dünya şiirinin engin birikimini özümsemiş ve ondan damıttıklarını kendi şiirine yansıtmıştır. Fakat hiçbir zaman “teknik”le övünen bir şair olmamış, bilakis tekniği arka planda tutup şiirin ruhuna odaklanmayı seçmiştir.
Söyleşinin can alıcı noktalarından biri, “şairin bilge mi hayvan mı olduğu” sorusu ve bu bağlamda şiirde akıl ve içgüdü dengesinin konuşulmasıdır. E.E.Ç., Türk şairinin genel olarak bilge (düşünen) mi yoksa hayvan (içgüdüsel) mı olduğunu sorar[96]. Batur’un yanıtı daha önceki söyleşide de değindiğimiz üzere denge üzerinedir: Her iyi şairde bu iki yanın (akıl ve içgüdü) değişken oranlarda karıştığını, biri fazla baskınsa şiirde zaaf oluşacağını belirtir[69]. Bu görüş, Batur’un şiir anlayışında rasyonalite ile sezgi arasında sürekli bir gidip gelme olduğunu teyit eder. Zaten onun şiirlerinde felsefi göndermelerle birlikte mitolojik/arketipsel imgelerin bir arada bulunması da bu dengenin yansımasıdır.
Bu söyleşide, Türk şiirinin geleneksel çizgisi ve modern dönemdeki dönüşümleri odağa alınır. E.E.Ç., Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim gibi Cumhuriyet öncesi iki önemli ismin Türk şiirinde ekolleşip ekolleşmediğini sorar. Batur, bu iki şairin girişimlerinin büyüklüğünü anlayabilmek için, Şeyh Galip’ten Tevfik Fikret’e uzanan döneme kuşbakışı bakmak gerektiğini ifade eder. Bu isimlerin şiirde ciddi kırılmalar yarattığını, ancak bunun bir “kopuş” değil, daha çok bir geçiş olduğunu vurgular. Ona göre asıl büyük kopuş ya da “temizlik” Nazım Hikmet’le başlamış, Orhan Veli’yle derinleşmiştir. Modern Türk şiirinin özgün çizgisi ise onun kanısına göre Çocuk ve Allah kitabıyla başlar. Bu açıklama, Yahya Kemal’in “köprü” niteliği taşıdığı yönündeki düşüncesiyle uyumludur.
Söyleşinin devamında E.E.Ç., Türk şiirinde bir “altın çağ” olup olmadığını sorar. Enis Batur “Altın Çağ” ifadesini kullanmaktan kaçınır; ancak günümüz şiirini en çok besleyen dönemin 1965-1975 yılları arasında yayımlanan büyük yapıtlar olduğunu belirtir. Oktay Rifat’ın Yeni Şiirler’i, Ece Ayhan’ın Devlet ve Tabiat’ı, Turgut Uyar’ın Divan’ı, İlhan Berk’in Şenlikname’si ile Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Necatigil ve Cansever’in bu dönemdeki kitaplarını bu yapıtlar arasında sayar.
Olumsuz etkiyi biraz açması istendiğinde, Batur “asal şairler” kavramını ortaya atar: Tıpkı asal sayılar gibi, asal şairler de yeni parametreler getiren ve şiirin yönünü değiştiren figürlerdir. Ancak bu şairlerin etkisi yalnızca yapıcı değildir; onları taklit etmeye kalkışan pek çok şair şiirin sularında kaybolabilir. Baudelaire örneğini vererek, büyük bir şairin olumlu etkilerinin yanı sıra, kendi yörüngesinden kurtulamayan sayısız zayıf şairin de doğmasına neden olabileceğini söyler. Zaman içinde bu etkilerin ayrışacağını, tarihsel mesafenin etkileri daha iyi anlamayı sağladığını ifade eder. Bu nedenle, Enis Batur’un bir antoloji yapması gerekseydi, çok sayıda ismi değil, şiire yön veren bu çekirdek “asal” şairleri dahil edeceği çıkarımı yapılabilir.
Batur etkilenmenin doğasını da çok katmanlı bir biçimde değerlendirir. Ona göre yalnızca “asal” şairler değil, iyi ve hatta kötü şairler bile bir dilin şiirinde etkili olabilir. Ancak etkilenme biçimlerini çözümlemek eleştirinin sorumluluğundadır. İyi şiir hem zehirdir hem panzehir, diyen Batur, genç şairin etkilenmeye dair farkındalığını erkenden geliştirmesi gerektiğini belirtir.
Söyleşinin son bölümünde şiirin köklerle ve evrensellikle ilişkisi, şairin kimliği, şiirin düşünceyle teması ve iyi şiir meselesi masaya yatırılır. Batur, evrensel kaynaklardan beslenmenin gerekliliğine inanırken, kendi dilinin şiirine daha fazla yakınlık duyduğunu belirtir: “Gene de bütün dillerin şiirleri eşit olsa da, Türkçeninkiler daha eşittirler, çünkü bu dilin şairiyim ben” der. Bir yanının soy kütüğüne bağlı öteki yanınınsa piçliği savunduğunu ifade eder. Şairin, yalnızca kendi kültürel kökleriyle değil, evrensel bir şiir ailesiyle de ilişkisi olması gerektiğini savunur: Coleridge, Hlebnikov, Gongora, Bâki, Karacaoğlan ve René Char gibi isimleri “ailemden sayarım” diyerek anması bu bağlamda okunmalıdır.
Şairin kimliği üzerine düşünürken, onu tuhaf bir figür olarak tanımlar: Algı ayarı farklı, başka canlılara en yakın insan türü. Şiir yazmak, toplumdan ayrılmak ve ses-anlam ilişkileri kurmakla ilgilidir. Günümüz şairinin kamusal figür olarak giderek görünürleştiğini, bunun şiirin özünü belirlemese de şairin varoluş biçimini değiştirdiğini belirtir. Dıranas ve Turgut Uyar’ın 30 yıl önceki yalnızlığına karşılık, bugünkü şairin söyleşilerden sempozyumlara, internet sitelerinden belgesellere daha kamusal bir varlık haline geldiğini örnekler.
İyi şiirin yüzdesi sorulduğunda ise, Batur her zaman az sayıda iyi şiir yazıldığını, bu oranın değişmediğini söyler. Kötü şiir artmış olabilir ama bu, iyi şiirin azaldığını göstermez. Asaf Hâlet Çelebi ve Cemil Meriç gibi sevdiği isimlerin şiir hakkındaki karamsar değerlendirmelerine katılmaz. Her dönemin yeni şiirlerine karşı direncin olduğunu, yeniliğe karşı çıkışın şiirin doğasında bulunduğunu ifade eder.
Söyleşinin sonunda, E.E.Ç. bu söyleşinin Cogito’nun şiir sayısında yayımlanacağını belirtip Enis Batur’a “Günümüzde Şiir’in Düşünce’yle, Düşünce’nin Şiir’le ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?” diye sorar[104]. Bu soru, şiir ve düşünce temasının genel bir değerlendirmesini talep eder. Enis Batur’un cevabı, şiirin düşünceyle iç içe olduğu ancak yine de kendine has bir yaratı alanı barındırdığı yönündedir. Kadim çağlardaki kadar olmasa bile, Romantiklerden itibaren özellikle modernlerle birlikte şiirin düşünceyi yeniden kucakladığını dile getirir[93]. 20. yüzyılda düşüncenin şiiri tazelediğini (Heidegger örneği gibi) ama şiirin de felsefeye alternatif bakış açıları sunduğunu söyler. Öte yandan, Batur şiirin sadece düşünmesiyle (içerdiği fikirlerle) değil, “oluş”uyla da ilgilenmek gerektiğini, şiirin oluş sorunlarına teknik-ötesi bir perspektiften eğilmek gerektiğini vurgular[105]. Bu, şiirin yazılma sürecinin, şairin varoluşu ile bağlantısının incelenmesi demektir. Enis Batur, 21. yüzyılda şairin kozmik açıdan yeni çerçeveler çizeceğini, bunu yaparken de “düşünme eyleminin tam neresinde durduğu” sorusuyla yüzleşeceğini öngörür[106]. Bu öngörü, şiirin geleceğine dair bir projeksiyondur: Şair, evrene yeni bakışlar getirecektir ama kendi düşünme tarzını da sorgulamak zorunda kalacaktır. Batur’a göre, şiir ile düşünce arasındaki ilişki gelecekte daha da karmaşık ve derin hale gelecektir; zira şiir, gittikçe uzmanlaşan bilgi dünyasında farklı bir bilme biçimi sunmaya devam edecektir.
Genel olarak Cogito söyleşisi, Enis Batur’un şiir görüşünün felsefî boyutunu en açık şekilde ortaya koyan metinlerden biridir. Burada Batur, şiiri bir bilgi, bir düşünme yöntemi ve kültürel bir süreklilik içinde tartışır. Onun poetikasında şiir buralılık ve evrenselliğin, geleneğin ve modernliğin kesişim kümesidir: Ne tam anlamıyla eskiye öykünür ne de düşünceden azade saf bir estetik oyundur. Aksine, şiir onun için insan bilgisinin uç bölgelerinde dolaşan, sınırları zorlayan, hem akla hem sezgiye dayanan bir faaliyettir. “Şairin hayvan yanı” ifadesi nasıl içgüdüyü temsil ediyorsa, “şairin bilge yanı” da entelektüel derinliği temsil eder – Batur ise ikisini şiirde buluşturma peşindedir. Bu söyleşide de görüldüğü gibi, Enis Batur şiiri üzerine konuşurken rahatlıkla felsefe tarihine, şiir tarihine ve kültür eleştirisine girer; çünkü onun şiir poetikası tüm bu alanlarla diyalog halindedir.
Sonuç: Enis Batur’un Işık kitabındaki beş söyleşi, farklı odaklar ve sorular aracılığıyla şairin poetikasını çok boyutlu biçimde aydınlatmaktadır. Bu söyleşilerin her birinde vurgular değişse de, ortak temalar belirgin hale gelir. Öncelikle, şiirin dilsel yoğunluğu ve özgünlüğü konusu tüm söyleşilerde karşımıza çıkar: Batur, şiiri “mürekkebe su katmadan” yazılması gereken, dilin en yoğun hali olarak görür[15]. Çeviri meselesine yaklaşımı da bundan kaynaklanır; kendi şiir dilinin başka dile kolay teslim olmayan, özgün bir yapı olduğu sık sık dile getirilir[1]. İkinci olarak, şairin yalnızlığı ve okurla ilişki teması öne çıkar. Batur, şiiri “tenha bir kavim” için yazdığını, geniş kitlelere ulaşmanın şiirin doğasında olmadığını ifade eder[49]. Bu yalnızlık hem şairin toplum içindeki konumuna hem de yaratım sürecine dairdir. Şiir yazmanın onu masa başında münzevi kıldığını, form arayışlarının şairi izolasyona sürüklediğini söylerken[77]; diğer yandan okurun şiiri hızla tüketmesinden yakınarak gerçek şiir okurunun sayıca az ama değerli olduğunu belirtir[80][52]. Bu iki uç, Batur’un poetikasında nitelikli okur kavramında birleşir: O, her daim “iyi okur”un varlığına seslenir ve şiirinin hakiki muhatabının onlar olduğunu vurgular.
Üçüncü ortak tema, gelenek ve modernite dengesidir. Enis Batur, bir ayağı geleneğe (Divan şiiri, halk şiiri, klasik Batı şiiri) basan, diğer ayağıyla modern yeniliklere uzanan bir şairdir. Doğu-Batı Dîvanı söyleşisinde de, İ.Y. ile olan söyleşide de şiirin iki akıntı (köke dönüş ve uç verme) arasında gittiğini söylemesi[67], kendi şiir pratiğinde de bunun yansımalarını görmek mümkündür. O, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim gibi ustaları anar, Karacaoğlan’dan Petrarca’ya uzanan geniş bir mirası şiirine katar; ama aynı zamanda avangard teknikleri, kolajları, türlerarası yaklaşımları da kullanır.
Dördüncü olarak, şiirin bilgi değeri ve felsefeyle ilişkisi bütün söyleşilerde dolaylı ya da dolaysız şekilde ortaya çıkar. Batur, şiiri bir düşünme biçimi olarak değerlendirir ancak onun bilgisi akılcı bilgiden farklıdır[91]. Heidegger, Wittgenstein gibi filozoflardan bahsetmesi, Pre-sokratiklere ilgisini dile getirmesi, şiirin düşünsel boyutunu önemsediğini gösterir. Fakat şiirin bilişsel olmadığı iddiasına da katılmaz; bilakis “şiirin düşünmesi”nden ziyade “şiirin oluşu”na odaklanmak gerektiğini, şiirin bizatihi varoluşsal bir tecrübe sunduğunu belirtir[105]. Bu, onun poetikasında şiirin hem entelektüel hem varoluşsal bir etkinlik olduğu anlamına gelir.
Beşincisi, şairin yaratım süreci ve iç dünyası konusu her söyleşide farklı yönleriyle aydınlanır. “Negatif Sığa” kavramından (belirsizliklerde var olma yetisi) dem vurması, kendi deneyim sancılarını anlatması, zihnindeki merkezkaç ve merkezcil kuvvetlerden bahsetmesi, aslında Batur’un kendi poetik özdüşünümleridir[29]. Şair, hem kuramsal bir özne hem de yaşayan bir insandır; Batur, bu ikili kimliği hep vurgular. “Yarısı okur, yarısı yazar olan bir yazı adamı” tanımı da bundandır[84]. Bu söyleşiler boyunca Batur, bir yandan şiir teorisyeni gibi konuşur (ölçü, biçem, gelenek, bilgi vs. üzerine düşünceler) bir yandan da şahsi yaratma deneyimini samimiyetle paylaşır (uzun süre şiir yazamamak, şiir yazarken acı çekmek, çok eser vermenin hayatındaki yeri gibi). Bu da bize, onun poetikasının hem kuramsal hem kişisel bir temele oturduğunu gösterir.
Bütün bu söyleşiler birlikte okunduğunda, Enis Batur’un poetikasının bazı ayırt edici özellikleri netleşir: Yoğunluk, entelektüel derinlik, biçimsel titizlik, türlerarasılık, geleneğe bağlı kalmadan geleneği özümseme, okurdan yüksek beklenti, şairin kendini aşma çabası ve şiiri bir varoluş olarak görme. Söyleşiler arasında bazı ayrımlar da gözlenebilir. Örneğin Füruzan’la yapılan söyleşi daha çok Doğu-Batı Dîvanı ekseninde şairin poetikasını ortaya koyarken, Ayla Erdinç & Ahmet Alptekin söyleşisi Batur’un şiir serüveninin dış dünyadaki algısı, edebiyat ortamındaki yeri ve lirik şiirlerinin mahiyeti üzerine odaklanır. İ.Y. ile söyleşi, şairin çok yönlü kimliğini (şiir-düzyazı ilişkisi, form denemeleri) ve modern şiir okumalarını tartışırken; Cogito söyleşisi şiiri felsefî ve tarihsel bir perspektifle kavrar. Yani her söyleşi bir prizmanın farklı yüzleri gibidir, fakat hepsinin kesiştiği merkezde Enis Batur’un benzersiz şiir anlayışı durur.
Enis Batur, bu söyleşilerde kendini kimi zaman meydan okurcasına ortaya koyar, kimi zaman da alçakgönüllülükle geri çeker. Örneğin roman sanatı karşısındaki eleştirileri iddialıdır, ama kendi şiirinin gelişimini okura bırakacak kadar da tevazu gösterir. Bu tutum, onun poetikasındaki eleştirellik ve öz-eleştiri boyutlarını da gösterir. Kendi deyişiyle şiiri “yazının ayarlı biçimde koyulaşması” olduğuna göre, o da hayatını şiirin koyuluğuna adamış ve her konuşmasında şiiri biraz daha koyultmaya, derinleştirmeye çabalamıştır. Işık kitabındaki bu söyleşiler, şiir üzerine düşünen okura Batur’un labirentimsi şiir adasında bir gezinti sunar. Bu gezintide gördüklerimiz şunlardır: Şiir, Enis Batur için kültürlerin buluştuğu bir kavşaktır; şair, hem aklın hem içgüdünün sesini duyandır; şiir yazmak uzun bir yolculuktur ve şair bu yolda hem kendi karanlığıyla hem de dilin engin imkânlarıyla yüzleşir.
Sonuç olarak, Enis Batur’un poetikasını açımlayan bu beş söyleşi, bize bir “ışık” tutmaktadır. Bu ışık, şiirin karanlık labirentinde yolumuzu aydınlatan bir düşünce ışığıdır. Batur, bir söyleşide “labirentin merkezi değil ki hedef; kendisi” demişti. Onun şiirinde de hedef, belki varılması gereken bir sonuç değil, bizzat şiirin kendisidir – şiirin oluş halidir. Söyleşilerinden yansıyan özgün şiir görüşü, şiiri anlama çabasından çok şiiri yaşama ve yapma çabasını öne çıkarır. Bu bakış açısıyla Batur, Türk şiirindeki müstesna konumunu hem eserleriyle hem de bu gibi entelektüel söylemleriyle perçinlemektedir. Şiir üzerine düşünmeye gönül veren okur için, Batur’un bu derinlikli çözümlemeleri ufuk açıcı teorik argümanlar içermesinin yanısıra şiirin ruhuna dair samimi itiraflar barındırır. Işık’taki beş söyleşi birlikte okunduğunda, Enis Batur’un şiire yaklaşımındaki çok katmanlı yapıyı, tarihsel süreklilikle bireysel sezgiyi nasıl harmanladığını, dil, düşünce ve geleneğe nasıl açılar kurduğunu gösteren bir poetika haritası sunar. Bu söyleşilerden çıkan en önemli sonuç ise şudur: Şiir, ne yalnızca içsel bir sezgi ne de tarihsel bir bilgi alanıdır; şiir, şairin varlıkla ve dille kurduğu sürekli gerilimli ilişki içinde oluşur.
Kaynaklar:
• Enis Batur, Işık. Noktürn Yayınları, 2013. (Söyleşi metinleri: “Doğu-Batı Dîvanı, Birinci Derece Yanıkların Şiirlerini Getiriyor”, “Anlaşılan Bana Bir de Uzun Ömür Gerek”, “Enis Batur’un Şiir Adasına Bir Yolculuk”, “Şairin Hayvan Yani Önemli”, Cogito dergisi “Şiir” sayısı söyleşisi)[1]–[108] Enis Batur IŞIK.pdf
Poetaica Okumaları
Enis Batur’un Işık’ı: “Opera Odağında Enis Batur Şiiri Sempozyumunda Kapanış Konuşması” Üzerine
AI Writer: ChatGPT AI Director & Editor: H.A.
“Bir de tabii, Türkiye gibi bir ülkede, bir edebiyat adamı kitabını yazdığı zaman o kitabı sayesinde biraz daha yalnız kalacağını bilir, buna alıştırılmıştır.”
Kaynağımız, Batur’un Işık (2013) adlı kitabında yer alan söyleşiler ve 24-25 Ekim 1997 tarihinde Antalya’da düzenlenen “Opera Odağında Enis Batur Şiiri Sempozyumu”nda yaptığı kapanış konuşmasıdır[1][2]. Bu birikim üzerinden, Batur’un poetikasına dair önemli kavramlar – örneğin “kitap yazmak bir yalnızlık eylemidir” sözüyle ifade edilen yazma ediminin mahremiyeti, “şiir bir yapı olarak inşa edilir” vurgusuyla belirtilen şiirin yapısallığı – doğrudan alıntılarla ele alınacak ve açıklanacaktır. Ayrıca, şiirde konuşan özne, ritim ve noktalama, şiir ve çeviri arasındaki ilişki ile tragedya ve opera kavramlarına dair Batur’un sunduğu özgün düşünceler, ayrı başlıklar altında değerlendirilecektir. Bu suretle Batur’un şiir anlayışı, kendi dilinden aktarılan örneklerle kapsamlı ve eleştirel bir biçimde ortaya konacaktır.
Kitap Yazmak: Bir Yalnızlık Eylemi
Enis Batur, yazma ediminin özünde tek başınalığına dikkat çeker. Özellikle Işık kitabındaki söyleşilerden birinde ve Opera sempozyumu kapanış konuşmasında dile getirdiği üzere, “Kitap yazmak, eninde sonunda bir yalnızlık eylemi.”[3] Yazar, kalabalık bir ortamda dahi elinde kalem kâğıt ile yazarken etrafındakileri görmez, onlarla iletişim kurmaz; “Kâğıtla aranıza kimse girmiyor.” diyerek, yaratım anında dünyayla bağın koptuğunu vurgular[4]. Batur’a göre yazar, genellikle sessiz ve izole bir mekânda, bir odada eserini biçimlendirmeye çalışır; dolayısıyla kitap iki kapak arasına sıkışıp basıldıktan sonra başına gelecekleri yazma sürecinde hiç hesaba katmaz[2]. Bu sözler, yazmanın mahremiyetini ve içsel yolculuk karakterini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Batur, Türkiye gibi bir ülkede yazarın bu yalnızlığa alıştırıldığını da belirtir. Nitekim bir kitabı yayımlandığında yazarın “biraz daha yalnız kalacağını bilir”; edebî mahfillerin darlığı nedeniyle kitabın etrafında büyük yankı uyandıran etkinliklerin düzenlenmesi ender rastlanan bir durumdur[5]. Batur, Opera kitabı etrafında bir sempozyum düzenlenmesini onur verici bulmakla birlikte, yazar açısından biraz “tedirgin edici” olduğunu da itiraf eder[6][7]. Yani bir yandan eserinin yoğun bir şekilde tartışılması gurur kaynağı iken, diğer yandan yazdığı metinlerin cerrah titizliğiyle masaya yatırılmasını kendi yazarlık mahremiyetine yönelik bir müdahale gibi hissetmektedir. Bu saptama, edebiyat dünyasında yankı bulmanın çelişkili duygular uyandırabildiğini gösterir.
Öte yandan, Batur şiirin ve şairin toplumsal bağlamda da bir tür yalnızlığı paylaştığını dile getirir. Şiir üzerine derinlikli inceleme ve eleştirilerin azlığını vurgulayan Batur, şiir sanatının ve şairin yalnızlığını adeta bir kader olarak görür. Bu bağlamda, yazma eyleminin içsel yalnızlığının yanı sıra, yazılan şiirin dış dünyada da yeterince yankı bulamaması, Batur’un poetikasında yalnızlık temasını iki katmanlı bir olgu haline getirir. Bu yalnızlık hali, yalnız yazma sürecine değil, şiirin yazıldıktan sonraki kaderine de içkindir.
Şiir: Bir Yapı Olarak İnşa Edilen Eser
Enis Batur’un şiire yaklaşımında, mimarî bir titizlik ve yapı vurgusu merkezi bir yer tutar. Kapanış konuşmasında dile getirdiği şu benzetme çok açıklayıcıdır: “Bir ev inşa etmekle kitap inşa etmek arasında inanın hiçbir fark yok. Her ikisi de iyi kurulmazlarsa çökerler.”[9] Batur, bir yapıyı sağlam kurmanın yolunun çalışmak ve öğrenmek olduğunu söyler; kendisinden önce “iyi ev yapmış” ustalara bakmayı, onların yapı kurma süreçlerini incelemeyi önerir[10]. Bu ifadeler, şiire emek verirken geleneğe bakmanın, büyük ustaların eserlerini çözümlemenin önemine işaret eder. Gerçekten de Batur, kendinden önceki şairlerin deneyimlerini özümseyip kendi poetik inşasını kurarken onlardan edindiği dersleri malzeme gibi kullanır. Şiir yazmayı inşa faaliyeti olarak gören bu yaklaşım, şiirin ilhamla “gelmesi” kadar, hatta ondan daha fazla, planlı bir kurma eylemi olduğunu ortaya koyar.
Nitekim Batur bir söyleşisinde, sık sık dile getirilen bir görüşe atıfla “Hep söylüyoruz ya, bir yapıdır da şiir. Tasarlanmış, kurulmuş, yapılmıştır — [ilahî esin gelse bile].” diyerek şiirin kurgusal boyutunu vurgular[11]. Şiir elbette bazen “kendiliğinden gelmiş” gibi görünebilir, fakat bu imgesel ve dilsel yapının ardında tasarım vardır. Batur’un “yapı” deyişi, şiirin bir mimar gibi zihinde inşa edildiğini, sözcüklerin ve imgelerin bilinçli bir düzende bir araya getirildiğini ifade eder. Kendi şiir pratiğinde de benzer bir inşaat kavrayışıyla hareket eden Batur, şiiri tesadüflere bırakmak yerine, ona sağlam bir iskelet kazandırmaya çalışır.
Batur’un büyük hacimli şiir projelerinde bu yapı anlayışı somut olarak izlenebilir. Örneğin yıllarını verdiği Opera projesinde, şiiri bir “külliye-yapıt” olarak tasarlamış, yapısal bütünlüğü korumak adına eserin çatısını en baştan belirlemiştir[12]. Opera’yı oluşturan 12 bölümlük planın neredeyse ilk günden hazır olduğunu, her bölüm için kapsamlı araştırmalar yaptığını, şiiri adım adım kurduğunu belirtir[13]. Böylece Batur’un şiirinde yapı kavramı, hem bireysel bir şiirin iç organizasyonunda hem de kitap bütünlerinin kurgusunda temel bir ilke olarak ortaya çıkar. Şiiri bir “yapı” olarak görmek, Batur’un poetikasında içeriğin biçimle, formun anlamla ayrılmaz bir bütün oluşturduğunun altını çizer.
Şiirde Konuşan Özne ve “Ben” Meselesi
Enis Batur, şiirdeki anlatıcı “ben”in konumunu son derece karmaşık ve dikkat gerektiren bir mesele olarak ele alır. Opera sempozyumu kapsamında tartışılan konulardan biri de şiirde konuşan özne sorunudur. Batur, Ece Korkut’un bildirisi vesilesiyle bu konuya değinirken, şiirdeki öznenin sabit ve tekil bir “şair ben” olmadığını güçlü bir şekilde ortaya koyar. Hatta “konuşan özne sorunu ya da özne sorunu başlı başına bir dert şair için” diyerek, şiir yazımında “ben” kullanımının getirdiği güçlüğe dikkat çeker[14]. Batur, genellikle okurun şiirdeki “ben” kelimesini şairin kendisi zannetmesinden yakınır ve bunun yanlış bir okuma olduğunu belirtir. Kendi şiirine dair şöyle konuşur: “Şairin ‘ben’ dediği yerde düpedüz ‘ben’ dediği sanılıyor genelde. Yani kendisi konuşuyormuş gibi düşünülüyor. Böyle bir zorunluluk yok.”[15]. Bu sözler, şiirdeki “ben”in her zaman Enis Batur’un şahsî sesi olmadığının altını çizer ve poetikasının önemli bir noktası olan çoklu özne anlayışını bizlere gösterir.
Batur, şiirde farklı kimliklerin sesiyle konuşabileceğini, şiir personasının değişken maskeler takabileceğini dile getirir. Kendi şiir pratiğinden örnek vererek “Ben zaman zaman bir hayvanın içinden, zaman zaman bir bitkinin içinden, zaman zaman bir nesnenin içinden konuşuyorum ve bunun açık olduğunu sanıyorum.” ifadelerini kullanır[16]. Ancak anlar ki okurların önemli bir kısmı için bu yeterince açık değildir; şiirde “ben” dediğinde pek çoğunun bunu hemen şairin kendisiyle özdeşleştirdiğini söyler[17]. 18. yüzyıldan bahsederek yazdığı bir metinde bile “ben” dediğinde okurun onu Enis Batur’un kendi ben’i sandığını örnekler[18]. Bu durum, Batur’u şiirdeki öznenin konumlandırılması meselesine özellikle vurgu yapmaya yöneltir.
Konuşan öznenin doğru anlaşılması için Batur, şiirde özne ayrımının yapılması gerektiğini savunur. Şu soruların sorulmasını ister: “Nerede [şair] kendisi [konuşuyor], nerede değil, nerede kullandığı tonu birebir kullanıyor, nerede ironi payı yüklüyor?”[19]. Gerçekten de Batur’un şiirlerinde düz bir otobiyografik söylemden ziyade, çoğu kez ironik, kurmaca veya çokkatmanlı benlikler konuşur. Öznenin kılıktan kılığa girebilen “çoğul ben” formuna bürünmesi, modern şiirin ona sunduğu bir imkândır. Batur, edebiyatta en otantik (sahici) yanın çoğu zaman monolog formunda ortaya çıktığını düşünür; Dostoyevski’den Nietzsche’ye, Artaud’dan Céline’e ve Thomas Bernhard’a uzanan bir çizgide, monolog içeren metinlerde yazarın kendini ele verişini önemser[20]. Kendi şiirlerinde ise monolog ile çoğul ben arasında denge kurar: Bir yandan şiirin iç sesi samimi, tekil bir monolog gibi duyulurken, öte yandan bu sesi yaratan öznenin gerçek kimliği belirsizleşebilir, farklı maskelerin ardına gizlenebilir.
Batur’un bu konudaki hassasiyeti, onun şiirini okurken “anlatıcı”yı doğru konumlama gereğini bizlere gösterir. Şiirde konuşan kişi bazen Enis Batur’un ta kendisi, bazen Batur’un hayal gücünün yarattığı bir karakter, bazen de nesnenin/bitkinin/şehrin sesi olabilir. Şair, okurla arasındaki mesafeyi zaman zaman kapatır, zaman zaman da genişletir. Bu yüzden Batur, konuşan öznenin ayırt edilmesinin önemini vurgularken aslında okura şiirin ipuçlarını çözme ve gizli sesleri fark etme çağrısında bulunmaktadır. Şiirdeki “ben”i doğru okumak, Batur’un şiir dünyasına nüfuz etmenin anahtarlarındandır.
Şiirde Ritim ve Noktalama
Enis Batur, şiirde ritim oluşturmada dil bilgisel unsurların – özellikle noktalama işaretlerinin – kritik bir rol oynadığını belirtir. Opera sempozyumundaki konuşmasında, bu konuya eğilen bildirilerden Serdar Aydın’ın görüşlerine atfen, noktalama kullanımının şiirde müzikal bir dil yaratmadaki önemini teyit eder. Batur’a göre “bir çeşit müzikal dil oluşturmada, [noktalama] vazgeçilmez yanıdır” şiirin[21][22]. Her şair, noktalama işaretlerinin sadece dil bilgisini değil, şiirin sesini ve ahengini de etkilediğini bilir. Özellikle Batur’un şiirinde noktalama, adeta bir notasyon görevi üstlenerek seslenişte durakları, vurguları, hızları ayarlar; böylece metne ritmik bir doku kazandırır.
Batur, Opera gibi kuruluşu karmaşık ve uzun soluklu bir şiirde noktalamanın daha da farklı bir boyut taşıdığını söyler. Serdar Aydın’ın Opera’daki noktalama tercihlerini ritme bağlayan yaklaşımını “benim gözümde doğru bir yaklaşımdı” diyerek onaylar[22]. Gerçekten de Opera şiirinde ritmik doku büyük önem taşır, çünkü Batur monotonluktan kaçınmak için bilinçli bir strateji güder. Uzun bir şiirin “monoton akışlı olmaması” gerekir; aynen konuşan bir insanın sesi gibi, şiirde de inişler çıkışlar, duraklamalar ve ivmelenmeler olmalıdır[23][24]. Batur, “şiirin kuruluşunda ritmik gelişmeyi sağlayabilecek açılımlar ve kapanımlar yaratmak gerekir; bunların belli bir armonik düzen içinde yürümesi zorunludur” diyerek, şiirin iç yapısında ritmin planlanmasının gerekliliğini vurgular[24]. İşte tam bu noktada da noktalama işaretleri devreye girer: “Burada noktalamaya büyük bir pay düştüğü kesin.” diye belirtir[24].
Batur’un şiirinde noktalama, sıradan bir imla meselesi olmaktan çıkar; aksine, şiirin ses partisyonunu oluşturan birer enstrüman gibidir. Örneğin, dizelerindeki virgüller bir nefeslenme ya da ritmik kesinti yaratırken, nokta bir perde kapanışı etkisi yaratabilir, üç nokta belirsizliği ve devam duygusunu besler. Batur’un kendisi de müzik ile şiir arasındaki ilişkiye değinirken, Opera şiirinin bazı bölümlerinin Bach’ın ya da Messiaen’ın besteleriyle dolaylı bir akrabalık içinde okunabileceğini, bu parçaların metindeki ritim duygusunu kurarken etkili olduğunu ifade eder[25]. Bu yaratım sürecinde noktalama işaretleri, adeta bir müzikal eserin notaları gibi, eserin tempoyu ve tınıyı dengeleyen unsurlar haline gelir. Hatta Batur, dildeki sözdizimi ve noktalama tercihlerini “düpedüz siyasal tercihler” olarak bile nitelendirir; bir yazarın dilin egemen kullanımını kırmak veya ona tabi olmak yönündeki tavrı, cümle yapısına ve noktalama kullanımına da yansır[26]. Bu açıdan bakıldığında Batur’un şiirindeki noktalama tercihleri, hem estetik hem de ideolojik bir tavrın göstergesi olarak da okunabilir.
Özetle, Enis Batur şiirinde ritim, dilsel işaretlerin ustaca kullanımıyla elde edilen bir yapı unsuru olarak belirir. Şair, “mısra içi müzik” diyebileceğimiz iç uyumu ve ahengi sağlamak için noktalama işaretlerinden, kelime tekrarlarından, ses öğelerinden yararlanır. Bu yönüyle Batur, şiiri sadece anlam bakımından değil, ses değeri ve ritmik örgüsü bakımından da inşa eder. Ritim ve noktalama, Batur’un poetikasında birbirine sıkı sıkıya bağlı iki kavramdır; şiirin okurda bıraktığı etkinin büyük ölçüde bu ikisinin uyumlu bileşiminden doğduğunu savunur.
Şiirin Çeviriyle İlişkisi
Enis Batur gibi dünyayla, farklı dillerle yoğun etkileşim hâlinde bir şair için şiirin çevirisi ve çeviriye direnci önemli bir mesele olarak karşımıza çıkar. Opera sempozyumunda İlknur Egel’in, Batur’un Opera şiirindeki sözcük yaratımları ve bunların çeviride doğurduğu sorunlar üzerine bir tebliğ sunduğu anlaşılıyor[27]. Batur, bu bildiriyi değerlendirirken ilginç noktalara temas eder. Öncelikle Opera’da kullandığı bazı kelimelerin alışılmadık olduğu doğrudur, ancak “kullandığım kelimelerin hiçbirini ben yaratmadım” diye özellikle vurgular[28]. Örneğin “imce” ve “gündüşü” gibi kelimelerin Türkçede zaten var olduğunu, sadece pek yaygın kullanılmadıklarını belirtir[29]. Bu noktada Batur, şiirinde uydurma bir dil kurmadığını, mevcut dil malzemesini farklı biçimde kullandığını ima etmektedir. Ne var ki bazı durumlarda, dilde ender rastlanan ya da Batur’un türettiği kelimeler de mevcuttur; “kumarcıl” sözcüğü bunun bir örneğidir (sözlükte bulunmayan, şairin “biraz zorlayarak yarattığı” bir “sıfatımsı”)[30].
Batur’u esas düşündüren, bu tür özel kullanımların başka bir dile çevrilirken nasıl ele alınacağı meselesidir. Kendi ifadesiyle, “Acaba … bunun karşılığını başka yabancı dilde ararken aynı yönde mi çözüm yolu aramalıdır çevirmen?” sorusu önemli bir teorik mesele olarak karşısına çıkar[31]. Yani, eğer Batur Türkçede az bulunur veya yeni bir kelime kullanmışsa, çevirmenin de hedef dilde benzer ölçüde yaratıcı bir kelime bulması mı gerekir, yoksa farklı bir strateji mi izlemelidir? Batur, bu soruya kendi payına şu cevabı getirir: Çevirmen, şiirdeki yaratıcı dil unsurlarını aktarabilmek için benzeri bir yaratıcı disiplin edinmelidir[32]. Zaten yabancı edebiyattan Türkçeye yapılan çevirilerde de böyle sıkıntılar yaşandığını, özgün metindeki özel ifade gücüne denk bir karşılık bulunamadığında okurun tatminsiz kaldığını hatırlatır[32]. Dolayısıyla aynı durum Türkçeden başka dillere, Batur’un Opera’sı gibi katmanlı bir şiir çevrilirken de geçerlidir: Çeviri bire bir kelime karşılığından ibaret olamaz, şiirin yaratıcı ruhunu ve dil oyunlarını yeni dilde yeniden yaratmak gerekir.
Batur’un şiir ve çeviri ilişkisine dair görüşleri, genel olarak da şiirin çevrilebilirliği meselesine ışık tutar. O, bazı metinlerin dilinin öylesine katmanlı ve incelikli olduğunu, başka dillere çevrildiğinde kaçınılmaz olarak güç yitirdiğini belirtir. Örneğin Füruzan ile söyleşisinde, Doğu-Batı Divanı üzerine söz alırken “şiirin hangi dile çevrilirse çevrilsin çevirinin şiiri zayıflatacağı”, hatta bir eseri en usta çevirmen çevirse bile çok şeyin yitirileceği düşüncesine atıflar yapılır. Bu bağlamda Batur, şiirin çevrilmesinin getirdiği yaratıcı zorlukları bilen bir şair olarak, kendi eserinin başka bir dile aktarılırken yaşanacak serüvenini de önceden sorgular. Opera gibi yoğun referanslı, dil oyunları içeren bir şiirin çevrilemez olduğunu iddia etmese de, çevirmenlerin omuzlarındaki yükün farkındadır.
Enis Batur için şiir ile çeviri arasındaki ilişki, bir gerilim ve üretkenlik alanıdır. Şair, dilde yeni anlam alanları açma peşindeyken, çevirmen bu açılan alanları diğer dile taşıyacak kişidir. Batur, çevirmenin işini kolay görmez; aksine, çeviriyi şiirsel yaratımın bir uzantısı olarak değerlendirir. Kendi şiirindeki yaratıcı buluşların başka bir dile yansıtılması için gerekli çabanın, en az şiiri yazmak kadar yalnız ve yaratıcı bir eylem olduğunu imâ eder. Belki de bu nedenle, Pasaport gibi bazı eserlerinin farklı dillere çevrilmiş olmasını umut verici bir işaret olarak değerlendirmek gerektiğini söyler[34]. Batur’un poetikasında, şiirin evrensel ışığı dil engellerine takılmadan yayılabilmeli; fakat bu ışığı diğer dile taşıyacak olanlar, aynı titiz mimarın izinden gidebilen usta çevirmenler olmalıdır.
Tragedya ve Opera Kavramları Ekseninde Batur’un Düşünceleri
Enis Batur’un poetik evreninde tragedya ve opera kavramları özel bir yerde durur; hem simgesel hem de somut düzeyde, bu kavramlar Batur’un şiirine dair tartışmalarda sıkça gündeme gelmiştir. Özellikle Batur’un hacimli şiir kitabı Opera etrafında dönen eleştirilerde bu iki kavram kilit rol oynar. Batur, Opera’nın kendi şiir çizgisindeki konumu hakkında farklı görüşler olduğunun farkındadır. Hatta itiraf eder ki bazıları Opera’yı onun şiir serüveninde “alışılmadık, beklenmedik, hatta istenmedik bir kitap” olarak, bir tür kaza olarak görmüştür[35]. Mehmet H. Doğan’ın “Enis Batur Şiirinde Opera’nın Yeri” başlıklı bildirisini dinlerken, Doğan’ın da böyle düşünenlerden olabileceği endişesini taşımış; ancak Doğan’ın yaklaşımı bu kaygısını boşa çıkarmıştır[35]. Aksine Doğan, Batur’un ilk kitaplarından itibaren bütün şiir kitapları arasındaki ilişkileri doğru bir biçimde saptayarak Opera’yı da bu bağlamda yerine oturtmuştur[36][35]. Bu tartışma, Opera’nın Batur şiirindeki özgün konumunu anlamak açısından önemlidir: Opera, bir yandan Batur’un şiir külliyatında ayrıksı bulunacak kadar yenilikçi, diğer yandan da aslında onun poetik doğrultusunun organik bir uzantısı olacak kadar planlı bir eserdir.
Batur, Opera’yı dünya şiir geleneğinde belli büyük yapıtlarla akraba görür. Kapanış konuşmasında, Opera’nın ardında yatan esin kaynaklarından bahsederken Ezra Pound’un Kantolar’ını özellikle vurgular; “Kantolar … kilometre taşlarından biri olarak arkamda duruyor” der[37]. Bunun yanında Dante’nin İlahi Komedya’sı, Milton’un Paradise Lost (Kayıp Cennet) eseri, Louis Zukofsky’nin A adlı kapsamlı şiir kitabı, Louis Aragon’un Elsa’ya adadığı kitabı gibi örnekleri anar[38]. Batur’a göre bu tür büyük, kapsamlı külliye-yapıtlar özel bir çatı kurma çalışmasını gerektirir[39]. Kendi Opera’sını da işte böyle bir geleneğe yaslar. Bu bağlamda Opera, modern Türk şiirinde epik ölçekli, “belli çatı”ya sahip bir yapı olarak öne çıkar. Batur’un şiirinde opera kavramının seçilmesi de tesadüf değildir: Nasıl ki bir opera eseri çeşitli perdeler, aryalar, leitmotifler ile büyük bir kompozisyon ise, Batur da Opera şiirini çok katmanlı, tematik olarak zengin, bölümler arası motif tekrarları içeren bir kompozisyon olarak tasarlamıştır.
Bununla birlikte, Batur “Opera” isminin gerçek anlamıyla opera sanatına birebir göndermediğini de belirtir. Doğan Hızlan’ın müzik eksenli yorumuna cevaben, Opera’nın başlığının biraz aldatıcı olabileceğini, şiiri bir opera librettosu olarak düşünmenin yanlış olduğunu söyler[40]. Hatta esprili bir dille, eğer Opera şiiri bir opera olarak bestelenmeye kalkılsa muhtemelen “kırk saat, kırk beş saat sürer” diyerek, kendi metninin bir opera librettosu olmaktan ne kadar uzak olduğunu vurgular[41]. Libretto sanatı oldukça ekonomik ve sade olmak zorundayken, Opera şiiri yoğun ve istifli bir dile sahiptir; Batur burada şiirin, müziğin yerini harfler aracılığıyla doldurduğunu ifade eder[42]. Yine de Opera ile müzik arasında derin bir ilişki kurmaktan geri durmaz: Kitabın doğrudan doğruya müzikle, özellikle de modern müzikle, “birebir ilişkileri olduğu” nu belirtir[25]. Bu noktada, Batur’un Opera’sı ile müzik arasındaki bağ, eserin içindeki ritim ve yapı meseleleriyle de örtüşür (ki bu yönü yukarıda ritim ve noktalama bahsinde ele alındı). Şair, modern müziğin yaşadığı sancılarla Opera anlatıcısının sancıları arasında ciddi ortaklıklar olduğunu dile getirir[43]. Bu, Opera’nın sadece edebî bir proje değil, disiplinlerarası bir sanat deneyimi olarak da görülebileceğini ortaya koyar.
Opera’nın kavramsal boyutlarından bir diğeri ise tragedya ile kurduğu ilişkidir. Suat Karantay’ın sempozyumda sunduğu bildiride, Opera şiirinin çağdaş bir tragedya metni olarak yorumlanıp yorumlanamayacağı sorusu ortaya atılmıştır[44]. Batur, Karantay’ı dinleyene dek Opera’yı bir tragedya olarak düşünmediğini, fakat bu fikrin kendisine “aklıma gelmesi gerekirdi” dedirtecek kadar anlamlı göründüğünü söyler[45]. Opera’nın özellikle II. Bölümünün bir amfitiyatro mekânında geçtiğini hatırlatan Batur, bu dışsal göstergenin ötesinde, şiirin temel unsurlarından bazılarının tragedyaya göz kırptığını fark eder[46]. Bunların başında da yukarıda tartıştığımız konuşan özne meselesi gelir: Şiirdeki “ben” kimliğinin trajik unsurlar mı, yoksa koşut bir durumda tam tersine komedya unsurları mı taşıdığı sorusunun kendisi için yeni bir düşünme alanı açtığını belirtir[46]. Tragedya geleneğinde kahramanın “konuşan özne”si çoğunlukla yüce bir dille, trajik bir kader bilinciyle konuşur; oysa Batur, Opera’da yer yer bu yüksek tonu ironik bir kırılmaya uğrattığını, belki trajedi ile hiciv arasındaki sınırda gezindiğini imâ eder[47][48]. Bu bakımdan Opera, tek boyutlu bir tragedya olmayıp, trajik olanla ironik olanın iç içe geçtiği modern bir anlatı olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Opera, Enis Batur’un şiir serüveni içinde yalnızca biçimsel bir kırılma ya da deneysel bir adım değil; çok katmanlı, müzikal ve dramatik bir poetikanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. “Opera” başlığı, kitabın yapısal örgüsünü olduğu kadar, şiirin zamanla genişleyen anlam haritasını da temsil eder. “Tragedya” ise bu şiirin taşıdığı yüksek duygusal ve düşünsel gerilim hattını, trajik-ironik söyleyişini imler. Batur, poetik düşüncesini açıklarken bu kavramları şiirinin temel devinim eksenleri olarak kullanır. Opera’yı bir tragedya olarak değerlendirmenin imkânını tartışmaya açması, şiirinin klasik anlatı biçimleriyle (destan, tragedya, opera) kurduğu derin bağların yanı sıra modernitenin çok sesli, parçalı yapısını da içselleştirdiğini gösterir. Onun şiir anlayışı, geçmiş ile şimdi, yüksek sanat formları ile avangard arayışlar arasında kurulan bir geçişkenliğe dayanır. Bu yaklaşım sayesinde Opera, hem Türk şiirinde hem de Batur’un poetikasında özgün konumunu perçinlerken; şiirin doğasına, öznesine ve yapısına dair dönüştürücü imkânlarıyla, genç şairler ve eleştirmenler için ufuk açıcı bir kaynak olmayı sürdürmektedir.
Kaynaklar:
• Enis Batur, Işık, Noktürn Yayınları, 2013. (Bu kitapta yer alan söyleşiler ve metinler)[11][16].
• Enis Batur, “Opera Odağında Enis Batur Şiiri Sempozyumu – Kapanış Konuşması” (24-25 Ekim 1997, Antalya). Işık içinde yayımlanmıştır[49][23].
• Enis Batur ile çeşitli söyleşiler: Örneğin Füruzan’la söyleşi (dilde yabancılaşma ve noktalama üzerine)[26], E. Efe Çakmak ve diğerleriyle yapılan söyleşiler (Işık’ta)[50][20].
• Sempozyum bildirilerinden alıntılar (Enis Batur tarafından aktarılan): Suat Karantay, Hilmi Haşal, Serdar Aydın, İlknur Egel, Mehmet H. Doğan vb. üzerine değerlendirmeler[44][28].
(Yukarıdaki alıntılar [köşeli parantez] içinde, ilgili kaynak metnin sayfa ve satır numaralarını göstermektedir. Böylece Enis Batur’un kendi ifadelerine doğrudan ulaşmak mümkün olacaktır.)
[1]-[50] Enis Batur IŞIK.pdf